Fatih ve Büyük Fethin Nişanesi Olarak Ayasofya’ya Dair-3

0
16

Büyük Fetih ve Ayasofya

 

İstanbul’un 1453’te Türkler tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya ve İstanbul harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur ve Florentine Cristoforo Buondelmonti gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Bu manada Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih, kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. Ayrıca Fatih, şehri iyice azalan nüfusunun hem muhafaza etmek hem de arttırmak için ciddi bir çaba sarf etti. Şehirdeki Rumların burada kalmaları için bazı sanatkâr ailelerin fidyelerini cebinden ödedi. Osmanlı coğrafyasının hemen her bölgesinden seçkin zanaatkârları buraya getirerek belki de 250 yıldır süren makûs talihini kırdı. 30.000 kişilik İstanbul nüfusu bu çaba ile 100 yıl sonra 500.000’lere ulaştı. Bu manada açıkça ifade etmek gerekir ki belki şehir fethedilmemiş olsa idi bugün Ayasofya’da İstanbul’da var olmayacaktı.

Fatih’in meşhur vakfiyesinde “İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.” der. Bu ifadelerle Fatih, bu abidenin hafızamıza ve benliğimize dair önemine binaen korunması gereken bir sembol mekân olduğunu ifade ile bu özelliğinin değiştirilmesinin düşünülmemesi gerektiğine dair ikazını yapmıştır. Fetih böylece, Fatih’in bu sözleriyle mühürlenmiştir. Ayasofya, adeta, Konstantinapolis fetihnamesinin altına basılmış bir mühürdür. Hukuki ve tarihi olarak buranın ifade ettiği mananın Fatihinin sözleriyle tasdiki görülür.

Ayasofya’nın, ilk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Minarelerden biri de sultan II. Bayezid tarafından eklenmiştir. 16. yüzyılda Kanuni’nin fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.

  1. Selim’in türbesi(güneydoğu kısmına)(1577), III. Murat ’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.

Ayasofya bu Osmanlı elinde sadece bir cami olarak da kalmamış 93 Harbinde de görüleceği üzere bir sığınma mekanı olarak da kullanılmıştı.

 

93 Harbi Sırasında Ayasofya’ya Sığınan Göçmenler

 

 

Ayasofya Camii’nden Ayasofya Müzesine

Öncelikle söylemek gerekir ki; Milliyetçiliğimizin bayrağı Fatih tarafından Ayasofya’ya çekildi. Yavuz aynı mâbette hilafeti teslim alırken Büyük Muhammed’in davasının hizmetkârı olacağını haykırarak bu davanın ruhuna İslam’ın mukaddes kanını karıştırdı. Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu’da Osmanoğullarını’nın kurduğu ve altı yüz sene onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal işte böyle bir milliyetçilikti. (Büyük Fetih, s. 14) Biz bu topraklarda ezan seslerinden idrak ve duygu toplamış aşk ve irade ateşi almış Fatih’in çocuklarını arıyoruz. O Fatihler ki Bizans halkını büyüleyen imanıyla Galya topraklarında hazırlanan Haçlı ordularını yerlerinde durdurur. Çöle inen nur ile doldurduğu Ayasofya’nın kubbesi altında Harem-i Şerif’in hizmetkârı olmak ihtirasıyla yanar, dünya saltanatını bırakıp gariplerin dergâhına sığınır, Allah kitabı huzurunda el bağlayıp sabahlar, insan kiniyle değil, Allah aşkıyla gaza yapmaktan usanmazlar… (Büyük Fetih, s.20), diyen Nurettin Topçu Fetih, Fatih ve Ayasofya ile alakamızı hülasa eder. Ve aynı eserde şöyle devam eder: mazinin bittiği yerde, millet biter, insan biter, nihayet bulurlar. Millet tarihinden ibarettir. (Büyük Fetih, s.100). Bu manada yukarıda da ifade edildiği şekli ile Ayasofya meselemizin siyasete açılması çabalarını ısrarla ibadete açılma çabalarının önüne geçirilmemesi gerektiğini vurgulamak istiyoruz. Ayrıca Ayasofya, bu toprakların birlik nişanelerinden biri olarak bu birliğe canını, kanını, mesaisini veren geçmişteki tüm kahramanlarımız için de bir çatıştırma, karşılaştırma ve kıyas alanı olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki tarihi bir vaka ancak kendi zamanının şartlarında değerlendirilebilir. Tamamen akıbete bakarak, bilgi sahibi olmadan ve dahi bir takım hissi bağlılıklardan yola çıkılarak verilecek hükümler, yapılacak analizler ve atılacak sloganlar yine başka bir karanlıkta kaybolmaya mahkum olacaktır. Unutulmamalıdır ki Fatih’in İstanbul’u fethinin nişanesi olan Ayasofya Camii, aynı zamanda 13 Kasım 1918’de başlayan işgalden kurtarılmasının da bir nişanesi olarak Mustafa Kemal Atatürk tarafından daima muhafaza edilmiş ve önemsenmiştir. Ancak dönemin şartlarında belki şu an ve gelecekte asla bilemeyeceğimiz bir çok unsur göz önüne alınarak, yapının bir müzeye dönüştürülmesi de vakidir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti de 2020 şartlarında hamlesini yapmış ve zaten aşağıda da anlatılacağı üzere Cami-i Kebir olarak bizzat Gazi Paşa tarafından tasdik edilmiş olan Ayasofya Müzesi’ni ibadete açmıştır. Bu manada konuyu alınan kararın gururunu yaşamak yerine bir devr-i sabık tartışmasına dönüştürmek manasız ve beyhude olacaktır.

Halen kafaları karıştıran soruyu bir düzen dahilinde anlatmaya gayret edelim.

Dünya’da 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı’na giden süreçte, 12 Haziran 1929’da İstanbul’un en ünlü cemiyet mekanlarından eski Tokatlıyan Oteli, şimdinin Tokatlıyan Pasajı’nda içlerinde Thomas Whittemore’un da bulunduğu bulunduğu bir Amerikalı delegasyon Bizans Enstitüsü’nü kurar.  Whittemore, Harward mezunu bir sanat tarihçisi ve İngiliz Edebiyatı dersleri verecek kadar da yetkin bir edebiyatçıydı. İstanbul’da bulunduğu sürede bir çok Bizans eserinin kurtarma çalışmasında bulundu. Ki enstitünün kuruluşundan 2 sene sonra Ankara’dan Ayasofya’nın sıva ile kapatılmış olan eserlerinin kurtarma iznini alması o dönemde ne kadar ciddi bir çaba gösterdiğinin de delilidir. Kaldı ki o dönem bu izinlerin nasıl alındığına dair yazışmalar Dumbarton Oaks Kütüphanesi’nde mahfuzdur. Ayrıca bu süreçte etkili bir rol oynayan ABD Ankara büyükelçisi Joseph C. Grew de es geçilmemiştir. Çünkü Grew, 1919’da  Paris Konferansı’nda ve ardından 1923’de Lozan Barış Konferansında ABD heyetinin başındaki isimdi. Bu dönemde Yunanistan Başbakanı Venizelos  Türkiye’ye gelmiş, Ankara-Atina arasında barış ve iş birliği anlaşmaları imzalanmıştı. Yine aynı günlerde Batı’ya dönük bir demokrasi mesajı olan Serbest Fırka deneyimi başarısız olmuştu. 29 kriziyle birlikte Sovyetlerin ekonomik başarısı Ankara’yı devletçilik politikalarına yöneltiyordu. Ankara, Ağrı İsyanı’nın bastırılmasında yardım eden Sovyetlerle yakınlaşmıştı. Denge politikaları gereği Türkiye, bir taraftan da Cemiyet-i Akvam’a üye olmak için girişimlerde bulunuyordu(https://m.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/590031.aspx).

Ayasofya’daki Amerikan heyetinin çalışmaları zaman içerisinde ülkede de yayıldı. Bir çok gezi ve tetkikat yapıldı. Ve süreç camiinin müzeye dönüştürülmesi sonucunu doğurdu. Prof. Dr. Semavi Eyice bu süreci şöyle aktarır: Muzaffer Ramazanoğlu’nun Ayasofya Müdürü olduğu zamanda bir tane Ayasofya Hatıra Defteri diye kocaman bir defter yapıldı. Bu defterin birinci sayfasına da ilk hatırayı Atatürk zamanında Milli Eğitim Bakanı olan zat el yazısıyla yazdı. Diyor ki orada: Atatürk bir akşam sofrasında yanındakilere ‘Ayasofya’yı müzeleştirsek ne dersiniz’ diye sordu. Malum yanındaki zevat, şak şak şak alkış, oldu da bitti maşallah. Diyor ki: ‘Ertesi gün Atatürk’ün arzusu bu merkezde diyerek Vakıflar İdaresine Milli Eğitim’den ilk yazıyı yazdık. Ayasofya’yı derhal cami teşkilatından çıkarıp, müzelere derhal teslim edin’ diye.  Ben noktası virgülüne kadar bu defterin kopyasını aldım o zaman. Şimdi bu defter kayıp, bulamıyorlar… (https://m.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/590031.aspx)

O dönem basınında sadece Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi değil aynı zamanda Sultanahmet’in de kütüphaneye dönüştürülmesi kararlarının alındığı ifade edilir. Lakin gerçekleşmez.

Devam edeceğiz…

* *Geçtiğimiz günlerde Mefkure Mektebi Sohbetleri çerçevesinde değerli tarihçilerimiz Prof. Dr. Altan Çetin ve Dr. Galip Çağ beylerle uzaktan eğitim/zoom programı üzerinden yaptığımız sohbet ve değerlendirmenin özetidir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here