GÜN SAZAK BEY’E

0
35

ŞEHÂDETE YÜRÜYÜŞÜNÜN 40. YIL DÖNÜMÜNDE SONSUZ RAHMETLE 26.05.2020

Yıl 1980. Mayıs ayının son günleri. Eskişehir cezaevi ülkücüler koğuşundayız. Toplam 26 yatağın bulunduğu koğuşta 70’ten fazla tutuklu kalmaktayız. Her akşam sayımdan sonra yüreğimiz ağzımızda acaba Türkiye’nin neresinde bir ülküdaşımız kanlı pusularla şehit edilmiştir endişelerini yaşayarak televizyon haberlerini bekliyoruz. 27 Mayıs akşam haberleri bitti, koğuştaki normal hayat akışımız devam ediyor. Bir kısmı ranzaların üzerinde televizyon seyrediyor, bir kısmı mutfakta sohbet etmekte. Gece 11 haberleri bir anda koğuşun ortasına bir bomba düşmüş etkisi yapmış bir haber: “MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara’da evinin önünde vuruldu.” Bizler de beynimizden vurulmuşa döndük. Kendisi bir sene önce Eskişehir cezaevine bizleri ziyarete gelmişti. Unutulmaz anlar yaşamıştık. Böyle anlarda en kötüsü bir şeyler yapamamanın çaresizliğidir. Öyle ya, ne yapacaksınız? Üzerinize demir kapılar, demir parmaklıklar kilitlenmiş durumda. Ve sabaha kadar devam eden uykusuz bir gece…

Peki kimdi Gün Sazak? Neden şehit edilmişti?

İsterseniz hikayemize kısaca Gün Sazak’ın atalarından, doğduğu topraklardan, gözü kara ittihatçı, Kuvayi Milliye’ci, 1920’den 1950’ye kadar ağırlıksız 30 sene Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Eskişehir milletvekili olarak bulunmuş Emin beyden, hatta Emin beyin babası Abdurrahman Ağa’dan başlayalım. Zira “bir insanı anlatırken; zamanın, şartların, hadiselerin, içinde yaşadığı toplumun ve bulunduğu muhitin meydana getirdiği havadan kopuk bir hikâye düzeni kurmak doğru değildir.”

Aile Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinin Sazak köyünde yaşamıştır.

Gün beyin babası Mehmet Emin, Mehmet Emin’in babası Hacı Abdurrahman, Abdurrahman’ın babası Mehmet Emin, Mehmet Emin’in babası Hacı Hatip…Zamanımızdan geriye doğru böyle sıralanan beş nesil, ailenin yakın geçmişinde, son 200 yıllık tarihinde böyle diziliyor. 

Aile, köyde “Hacı Hatipoğulları” olarak anılıyormuş. Emin bey, (24 Ocak 1918 tarihinde) defterine yazdıkları arasında “Hacı Hatip’in kaçıncı dedem olduğunu bilmiyorum” diyor. 

Gün beyin dedesi Hacı Abdurrahman, neye dayanarak söylendiğini bilmeden, atalarının Horasan’dan geldiklerini sohbet arasında sık sık söylermiş.

Bu kısacık söz 11. Yüzyılın ilk yıllarında başlayan, büyük kitleler halinde Horasan’dan Batı’ya, İran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu’ya dalga dalga akan Oğuzlar’ın yüzyıllar boyunca sürmüş büyük göç macerasını anlatır. Emin bey, ailenin “halis muhlis Türk” olduğunu yazmaktadır. 

Gün beyin hazırladığı aile soyağacında da ilk isim, Şıh Hacı Mustafa Ağa’dır. 

Bugün “Hacı Hatipoğulları” ismi “Sazak” olmuştur. Yani Sazak sülalesi.

Gün beyin dedesi Hacı Abdurrahman Ağa’nın doğum yılı 1847’dir. Babaları Mehmet Emin Ağa’nın ölümünde 12 yaşında olan Abdurrahman ve küçük kardeşi Hatip yetim kalırlar. Abdurrahman, amcalarının himayesinde anası ve kardeşiyle hayata tutunur. Çiftçilikle uğraşır. O günün şartlarında varlıklı, işi gücü düzgün bir ağadır. Ekin ve hasat mevsimleri dışında bağ bahçe işleriyle uğraşır. Kendi işleri dışında köyün ve kasabanın ihtiyaçlarına da el atar. Köyün yol, su arkı ve sulama bentlerini yaptırır. Bir saat uzaklıktan bir değirmen döndürecek su getirir. Ahurköy Köprüsü’nü yaptırır. Yayla yolunu ve çevre köylerin yollarının açılması ve düzeltilmesi için para harcar, emek verir. Bu işlere neden bu kadar düşkün olduğunu soranlara ve yakınlarına hep aynı şeyi söyler:

“Sen yap da sayende herkes faydalansın. Sen alemin gölgesinde yatma, alem senin gölgende ferahlasın…”

Abdurrahman Ağa son derece mütevekkildir. Hayatına yön veren iki temel değer; çalışmak ve Allah’a teslim oluştur. Bunu, hep tekrarladığı bir sözle ifade eder: “İnsan çalışır, gerisi Allah’tan…”

Günün 5 vaktinde namaz kılar, evinde her gün Kur’an ve Delâil-i Hayrât kitabını okur. 1893 yılında Hacca gitmiştir. Yanında sevdiği birkaç hoca ve yoksul arkadaşlarını da götürmüş, Hacc’dan 3 ayda dönmüşlerdir. 

Demiryolunun gelişi bölgenin hayatında büyük değişikliklere yol açmıştır. 

Demiryolu geçtiği her yerde yarattığı tesirleri burada da gösterecektir. 

Demiryolunun açılmasıyla bölgenin durgun hayatı canlanmaya başlar. Nakliyat kolaylaşır ve ucuzlar. Buna bağlı olarak ürün değerlenir. Buğday ve arpa üretimi yükselir. Bölgenin başlıca ihraç ürünü olan tiftiğin değeri arttığından tiftik keçisi sürüleri çoğalır. 

Şahsiyeti ve zenginliğiyle Mihalıççık çevresinin büyüğü olan Hacı Halit Ağa’nın ölümünden sonra çocukları onun bıraktığı geniş toprakları çekip çeviremez, gerektiği gibi işleyemez, birkaç yıl içinde topraklarını satmaya başlarlar. O yıllarda çevrede büyük arazi alabilecek gücü olan insan azdır. Arazi fiyatlar çok düşüktür. 

Toprağın böyle ucuzladığı yıllarda Abdurrahman Ağa sürekli toprak satın alır. Bu yüzden de Ermeni tefecilere hep borçludur.

  1. yüzyıl sonlarında Türkiye genelinde olduğu gibi Mihalıççık ve Sivrihisar bölgesinde de Türkler arasında ticaretle uğraşan insan yok denecek kadar azdır. Ticaret gayrimüslim ahalinin, Yahudi, Rum, Ermenilerin elindedir. Türklerin son yüzyıllarda ticaretten uzak durmalarının sebebini iktisatçı Sabri Ülgener “Ağalık Efendilik Şuuru” diye izah etmekte ve Türklerin devlette daha çok yöneticiliği tercih etmesiyle anlatmaya çalışmaktadır. 

 Mihalıççık bölgesinde nüfus olarak çok az olan Ermeni hemşeriler İstanbul’dan her türlü malı getirip satarlar. Çevrede yetişen ürünü getirip dışarıya satmak da onların işidir. Türk köylüler, tahıl yetiştirir, hayvan besler, tiftik ve yapağı üretir; bunları satmak için Ermeni tüccarlara götürürler. Piyasayı oluşturan fiyatların yüksek veya düşük olmasını belirleyen onlardır. 

Türklerin, piyasa hakkında hemen hemen hiçbir bilgisi yoktur. Ellerinde para bulunmaz. Harman sonu tahılı, tiftik kırkımı yapıldıktan sonra tiftiği, koyun kırkımı sonrasında yapağıyı elden çıkarıp öderler. Hesap kitap işlerine de hiç kimse önem vermemektedir. Ermeni tüccarlara tam teslimiyet halindedirler. 

Ermeni tüccarların asıl büyük işi tefeciliktir. Başı sıkışan herkes onlara koşar: Tohumluk buğdayı olmayan, oğluna kızına düğün yapacak olan, toprak satın alacak olan… Toprağı, sığırı, davarı olan herkes kolayca borç alabilir. 

Mihalıççık ve bölgedeki ticaret hayatı ve tefeci soygunu, 19. Yüzyıl sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında bütün Anadolu’daki durumun canlı örnekleridir. Anadolu’nun hemen her tarafında ticaret Hıristiyan hemşerilerin elindedir. Mesela Fransız gezgin Fred Burnabi; Anadolu’da gezdiği yerlerin çoğunda Ermenilerin ve Hıristiyan zenginlerin tefecilikle uğraştıklarını, ticareti ellerinde tutan Ermenilerin ve diğer Hıristiyan unsurların mallarını fahiş fiyatla sattıklarını, Ermenilerin çoğunun tefecilikle geçindiğini ve zenginleştiğini, onların kurbanı olan Türk ailelerin çoğunun perişan halde olduklarını yazmakta ve “onların mağrur çocukları yarı aç yarı tok yaşamak zorunda kalmaktadır” diye söylemektedir. 

Abdurrahman Ağa da böyledir. Yeni topraklar alıp çiftlikler meydana getirirken Ermeni tüccarlardan ardı ardına borç almaktadır. “Yeter artık borçlanma!” diyenlere hep aynı cevabı verir: “Toprak, elde hazır para olunca alınmaz; ne zaman düşerse ol zaman alınır…”

Satılan arazileri almaya devam eder. Zaman içinde bölgedeki büyük toprak sahiplerinden biri olur. 

Hacı Abdurrahman Ağa, büyük oğlu Emin 25 yaşlarına gelince, işleri yavaş yavaş onun eline bırakmaya başlar. Emin’in yaptıklarına müdahale eder, yol gösterir. Bu arada çocuklarının çalışmalarını keskin gözlerle takip etmekte, onları çalışkan yetiştirmektedir. 

Bir adam zengin ve ağa ise çocuklarına kıyamaz, ezmez ve saksı çiçeği gibi büyütürse bu çocuklar ailenin servetini koruyamaz. Var olanı yiyip tüketirler, malı mülkü elden çıkarırlar. Bunun nice örneklerini gören Abdurrahman ağa çocuklarını okutmaya çalışmakla birlikte bir ırgat gibi her işte çalıştırır, pişirir. Bu yüzden evlatları iş eri kimseler olur. Bu bir yerde Sazak ailesinin hayat felsefesi olmuştur.

Abdurrahman Ağa 4 Ocak 1917 Salı akşamı akşam namazından 3 saat sonra aniden vefat eder. Ölüm onu abdest alırken yakalamıştır. 

Devam edeceğiz… 

*Bu yazı dizisini hazırlarken “Himmet Kayhan-Gün Sazak Bir Şehidin Yolculuğu, Yarkın Yayınevi, 1. Baskı, Ankara 2015” kitabından büyük ölçüde istifade ettiğimi belirtmeliyim. Kitabın daha sonraki baskıları Ötüken Yayınları tarafından neşredilmiştir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here