ONUN KABRİ SALAVAN DAĞI’NIN YAMAÇLARINDA OLMALIYDI…

0
85

Kadrini sengi musallada bilüp ey Baki
Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf”(*)

Sağlığında her zamanki engin tevazuu ile “Memleketimizin her yeri aynı. Orası da Müslüman toprağı burası da. Onun için ben nerede ölürsem oraya defnedin. Biz sanatçı değiliz, milletvekili değiliz, onun için arkamdan alkış vesaire istemiyorum.” diye vasiyet etse de 8 Haziran 2012’de Kocatepe Camii’nin avlusunda büyük kalabalıklarla kılınan cenaze namazından Bağlum’daki defin merasimine, son ana kadar Kahramanmaraş’ın Elbistan’ın, Cela’nın (Ekinözü) siyasetçilerinin, kanaat önderlerinin toplanıp Karakoç ailesine;

 

“Abdurrahim Karakoç Kahramanmaraş’ın bir büyük evladıdır. O topraklar bu büyük mücadele adamını yetiştirmekle şeref bulduğu gibi, onun ebedi istirahatgahı da doğduğu topraklarda olmalıdır.” demelerini bekledim. Ama heyhat!

 

Halbuki şehirler, beldeler yetiştirdikleri büyük insanlar gibi, bağırlarında sakladıkları büyük şahsiyetlerle de kıymet kazanırlar. Bu sebeple Abdurrahim Karakoç Ağabey’in kabri de Cela’da Salavan Dağı’nın yamaçlarında olmalıydı. Böylece ölümsüzlüğüne inandığı ruhu gurbet hayatından gerçek vatanına dönerken, aziz naaşı da çocukluk gençlik yıllarında eteklerinde koşuşturduğu, ava çıktığı ve daima hasretle andığı Salavan Dağı’nın yamaçlarıyla buluşmalıydı. Zira “İnsanın anavatanı çocukluğudur” derler.

 

Semalarımızda“ses bayrağımız”Türkçe’mizi dalgalandıran, kanatlandıran, mücadele meydanlarının kalemini kılıç gibi kullanan Yavuz’una, gönül dünyamızın Yunus’una da böyle bir mekân yakışırdı.

 

O, sağlığında çok özlediği Salavan Dağı’nın yamaçlarında, kekik kokuları, keklik sesleri ve kır çiçekleri arasında her sabah, güneşin ilk ışıklarıyla buluşmalıydı. Ve kitabesinde;

 

“Artık ne kar yağar, ne ben üşürüm

  Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr

  Ben sağ iken bir günde bin kez ölürdüm

  Şimdi ölüm yoktur ölümsüzlük var.”mısraları da yer almalıydı.

 

 

 

 

*Ey Baki! Dostların senin değerini ancak musalla taşında anladılar ve karşında sıra sıra el bağladılar.

 

 

 

 

Biz Evindeki Son Ziyaretçileriydik

 

O’nu son yolculuğuna götüren hastalığının başlangıcında, sürekli telefonla haberleşmemize rağmen, bazı arkadaşların beraber gidelim ısrarları ve bitmeyen mazeretleri sebebiyle O’nu, ne Ankara’da ne de tedavisine devam edilen Konya’da ziyaret etme imkânı bulmuştuk.

 

Mustafa Toygar Bey ile Ağabeyimizin bir sitemi geldi: “Efendi, Türkiye’nin her yanını geziyor, ama bir Sincan’a gelemiyor”. Bundan çok etkilendim. Biz O’nu çok seviyor ve sayıyorduk.Yerden göğe kadar haklıydı.

 

Bir kere sevdiklerimize ölümü yakıştıramıyoruz, O hep yanı başımızda duracak, bir ilahi kaynaktan beslenircesine çağlayanlar misali ölümsüz şiirlerini yazmaya devam edecek diye düşünüyoruz. İkincisi ilerlemiş yaşına rağmen misafirlerine delicesine hizmet etmesinden dolayı “yorar mıyız acaba?” endişesi… Tabii bu işlerin mazereti yoktur. Şimdi aziz ruhundan af dilemek durumundayız.

 

Son zamanlarında bizzat ziyaret edemesem de, Allah şahittir, telefonla görüşmeleri hiç ihmal etmiyordum. Neredeyse her Cuma arıyordum ve aramızda şöyle kısa bir konuşma geçiyordu:

 

  • Ağabey. Ben Efendi Barutcu’yum. Cumanız mübarek olsun.
  • Aldım sesini, sağol senin de… Allah bin kere razı olsun.
  • Ağabey bir isteğin, bize düşen bir hizmet var mı?
  • Aradın ya yeter, hiçbir isteğim yoktur.

 

Öyle ya, hayatı boyunca hep vermeyi düstur edinmiş, Allah’tan başka hiç kimseden hiçbir şey talep etmemiş bu büyük şahsiyet ve karakter abidesi benden mi bir şey isteyecekti…

 

Birkaç kez Türk Ocakları Genel Merkezi’ne geldi, orada sohbet ettik. En son gelişinde meşhur olmak için kendisine sataşan üçüncü sınıf bir danışmanın ağzının payını vermiş olmasından dolayı mahkemeye verildiğini, hapis cezası talebi yetmezmiş gibi otuz bin liralık da tazminat davası açıldığından yakındı. “Şimdi savunmaya gidiyorum.” dedi.

 

2004 veya 2005 yıllarıydı. Ekinözü Belediye Meclisi’nin aldığı bir kararla “Abdurrahim Karakoç Kütüphanesi” ismini “Hacı Mustafa Efendi Kütüphanesi” olarak değiştirildiğini duydum. Hemen Belediye başkanı Erol Bey’i aradım. “Duyduklarım doğru mu?”diye sordum. “Evet Ağabey, doğru. Zaten Hacı Mustafa Efendi de büyük bir zattır.”dedi.

 

“Ben bunu yapmayın, bir Abdurrahim Karakoç bir daha zor yetişir”dedimse de ikna edemedim. Mesele şuydu: Abdurrahim Ağabey mahalli seçimler de Ekinözü’nde: “Ben olsam falana oy verirdim”diye bir başkasını işaret etmişti. Buna kızmışlar, halbuki belediye başkanlığını kazanan partinin fikriyatının ilk tohumlarını Ekinözü’nde Abdurrahim Ağabey atmıştı, O yeşertmişti. Türkiye çapındaki büyük hizmetlerinde olduğu gibi… Ama ne yazık ki, siyasette içe dönük mücadelenin insafı yoktu. Maalesef hiç kimse kendi köyünde kral olamıyor.

 

2012 yılı Nisan ayında Türk Ocakları Yüzüncü Yıl Kurultayı’nda verilecek şeref armağanlarından birinin de Abdurrahim Karakoç Ağabey’e verilmesini, bunun seksen yaşına gelmiş ağabeyimize karşı Türk milliyetçilerinin vefasının bir gereği olacağını o tarihte Merkez Heyet Üyesi olduğum Türk Ocakları Genel Merkezi Yönetim Kurulu’na teklif ettim. Sağ olsunlar oy birliği ile kabul ettiler. Ve şeref armağanı 14 Nisan 2012 de tarihi Türk Ocağı binasında yapılan Kurultay’da oğlu Türk İslam Karakoç Bey’e kendisine takdim edilmek üzere verildi. Evini ziyaret ettiğimizde bu armağanın başucunda durduğunu gördük.

 

20 Nisan 2012 Cuma günü değerli hemşehrim Ali Akturan Bey ve Gazi Üniversitesi öğrencisi sevgili Fatih Mehmet Bakırtaş ile beraber Abdurrahim Ağabey’in Sincan’daki evine ziyaretine gittik. Mütevazı apartman dairesine girerken yanımdakilere; “Sol’un şairleri Şişli ve Cihangir’de İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in mutena semtlerinde konfor içinde yaşarlar. Bizim büyük şairimiz ise bu mütevazı sosyal konutta yaşıyor. Bu hayat tarzı bile onun fikirlerindeki samimiyetinin, bizim ise ihmalimizin göstergesidir”dedim. Gündüzden haber vermiştim, heyecanla bizi bekliyormuş.

 

Odasında yatağına uzanmış yatıyordu. Bizi gördüğünde sevinç ve heyecanla; “Ooo” diyerek yatağından doğruldu o anda fenalaşıp kendinden geçti. Bileklerini tuttum, buz gibiydi. Nabzı atmıyordu… Bir yandan bildiğimiz bütün duaları arka arkaya okurken, bir yandan da kolonya ile bileklerini ve alnını ovuşturuyorduk. Bir süredir oksijen takviyesi aldığını, son 20 saattir apartmanda elektriklerin kesik olduğunu ve bu sebeple de oksijen maskesini kullanamadığını üzülerek öğrendik. Belki de bu sonucun sebebi, bu derin ihmaldi.

 

Görünüşe göre Abdurrahim Ağabey’i kaybetmiştik. Derin bir teessürle ve son bir ümitle, bir yandan onu ayıltmaya çalışırken bir yandan da değerli dostlarımız İl Sağlık Müdürü Seracettin Com Bey’i Hızır Acil Servisi için ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Sacit Turanlı Bey’i de hastanenin acil servisinde yer ayrılması ricasıyla aradım.

 

Hızır Acil Servis hakikaten “Hızır”gibi yetişti. Müşvik ve güler yüzlü sağlık personelinin de gayretleriyle Abdurrahim Ağabey gözlerini açtı. Ve bana doğru bakıp ilk sözü Bursa gözümün önüne geldi.” oldu. Hayret ettim. Tam 37 sene öncesini hatırlamıştı.

 

Biz arabayla, Abdurrahim Ağabey’i de cankurtarana bindirerek hastaneye doğru yola çıktık, oğlu Türk İslam Bey’e ve yakınlarına da haber verdik. O arada ben, yakın dostları Ali Akbaş Ağabey’i, Haydar Çiftçi Bey’i, Yakup Deliömeroğlu’nu arayarak durumu anlatmıştım. Hastaneye vardığımızda Lütfü Şehsüvaroğlu Bey ile beraber bizi bekliyorlardı. Biraz sonra Prof. Sacit Turanlı Bey de gecenin o saatinde çıkıp geldi. Abdurrahim Ağabey sedyede taşınırken elinde bir dergi vardı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi o dergiyi okuyordu. Acil servise yatırdık. Acil servisteki yatağında da dergi hâlâ elindeydi.

 

“Ağabey iyileşeceksin, inşallah yeniden Kahramanmaraş’a, dağlara gideceğiz”dedim. Mecalsizce elini sallayarak; “Geçti artık”dedi. Vedalaştık… Yüz yüze son görüşmemizdi…

 

Son yıllarda onu hiç yalnız bırakmayan Mustafa Toygar Bey ve kendisini çok seven, etrafında pervane olan sevgili komşuları Süleyman, Mehmet Emin ve Sadık Bey’ler de ailecek hastaneye koşuşmuşlardı. Kalbinde pille yaşayan komşusu Süleyman Bey’in, Abdurrahim Ağabey’in yatağından kalkamadığı son günlerinde akla gelen her türlü bakımını yaptığını yakınlarından dinledik. Ve komşularının adeta üzerine titrediğine şahit olduk. İnsanlığın ve vefanın ölmediğini bu aziz komşularının şahsında bir kere daha görmüş olduk.

 

Abdurrahim Ağabey’in yoğun bakımda yattığı süre içinde her hafta sonu yoğun bakım ünitesine girmesem de ziyaretine gidiyordum. Her seferinde yarım saat yoğun bakımın önünde bekliyor ve manen ziyaret etmiş olarak ayrılıyordum. Bir kere içeriye girdim, derin uykulardaydı. Sürekli maske takılmaktan yüzünün muhtelif yerlerinde morluklar oluşmuştu. Devamlı olarak oğulları Türk İslam, Enderhan Beyler ve kızı Mihriban Hanım’dan ve başhekim Sacit Turanlı Bey’den bilgiler alıyordum. Son gün 7 Haziran 2012 öğle saatlerinde acı haberi aldım. Abdurrahim Ağabey Hakk’a yürümüştü.

 

Gazi Hastanesi’nin önü bir anda onu sevenlerle dolup taştı. Siyasetçiler, bürokratlar, sanatçılar, şairler, yazarlar ve onun şiirleriyle büyüyen gençler… Ali Akbaş Ağabey ilk gelenlerdendi ve;

 

“Artık ne kar yağar, ne ben üşürüm

  Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr

  Ben sağ iken bir günde bin kez ölürdüm

  Şimdi ölüm yoktur ölümsüzlük var.”

 

Mısralarını mırıldandı, bu dörtlüğü ilk defa duymuştum. Ali Ağabey; “Bu mısralar benim lise yıllarımda Elbistan’da mahalli bir gazete yayınlanmıştı. Abdurrahim Ağabey’in hiçbir şiir kitabından yoktur.”dedi.

 

Bu kalabalığa bir anlam veremeyen bazıları; “Kim vefat etmiş?”diye soruyorlardı. Doktor kıyafetli bir tanesine; “Şair Abdurrahim Karakoç”dedim. “Haa.”dedi. “Mihriban’ı yazan mı?”

 

Mümtaz (!) Türk basını magazin haberciliğinde yine öndeydi. Bir büyük mücadele ve dava adamı sadece bir aşk şiiriyle tanınıyordu. Evet, Mihriban bütün zamanların en güzel sevda şiirlerinden birisiydi ama Abdurrahim Karakoç bundan ibaret değildi.

 

Abdurrahim Karakoç Ağabey ile bendeniz 1970’li yıllarda tanıştık. O yılların idealist gençliği O’nun şiirleriyle büyümüş vatan, millet sevgisi ve tarih şuuruna ulaşmalarında, iman ve fikir öfkelerinde derin tesirleri olmuştur. Onun şiirlerini aziz Sıtkı Keskin Ağabey’in ifadesiyle; “Bir hamayli gibi göğsümüzde taşırdık.”

 

O her türlü inkarcılığa, inançsızlığa, küfre, zulme, dalkavukluklara, sahtekarlıklara, hilekârlıklara, sömürüye, hırsızlığa, yolsuzluğa, bütün kötülüklere, sahte mücahitlere, korkak Müslümanlara, din bezirganlarına, her türlü tepeden inmeci darbeci zihniyetlere, dikta heveslilerine, kara ve kızıl emperyalizme karşı kılıçlaşan kalemiyle savaşan, yılmaz bir mücadele adamıydı.

 

1970’li yıllarda Türk gençliğinin çok yoğun propagandalarla aldatılmaya çalışıldığı bir zamanda Türk Milleti’nin tarih, iman ve ruh köküne bağlı olarak yazdığı destansı şiirlerle Türk gençliğine kendine güven duygusu aşılıyor ve onların büyük bir inanç ve cesaretle, hizmet aşk ve heyecanı ile mücadele meydanlarına atılmalarını sağlıyordu.

 

Sosyal yaralarımıza neşter vuran zirve şiirlerin şairiydi.

 

Kültür ve imanımızın yalçın kayalıklarındandı.

 

O, “vatan coğrafyasını tutan bir dağ silsilesi”ydi.

 

O, hamurunda aşk mayası olan büyük bir şahsiyetti.

 

O da “Serdengeçti gibi kabına sığmayan cihangir ruhlu bir dava adamı”ydı.

 

O hak bildiği yolda yalnız yürüyenlerdendi.

 

“Davası olmayanın sevdası olmaz, sevdası olmayanın öfkesi olmaz.”diyordu.

 

Onu herhangi bir ideolojik grubun dar çerçevesine sığdırmak haksızlık olur.

 

O, ülkücülüğün şairiydi.

 

O, Türklüğün şairiydi.

 

O, İslam’ın şairiydi.

 

O, insanlığın şairiydi.

 

O, mazlum insanların, mazlum milletlerin şairiydi.

 

O, Anadolu’nun vicdanıydı.

 

“O, Türk milletinin birliği ve Türk vatanının bütünlüğü ve Türk devletinin bekası için bir ömür harcamıştı. Sağlığında pek kıymeti bilinmese de cenazesinde bir araya gelen devlet ve millet onu ebedi aleme uğurladı.

 

O, hayatı boyunca “iman ve aşkla yoğrulmuş huzurlarla örülmüş, sevgilerle donatılmış bir Türkiye ve dünya”özlemiyle yanıp tutuştu.

 

O, kavga ve inanç şiirleriyle mücadele azmimizi bilerken “Mihriban” ile çilekeş neslin yarım kalan sevdalarına tercüman oluyordu.

 

1975 senesi 18 Ocak’ında Bursa’da Kapalı Spor Salonunda “Ülkücü Gençlik Gecesi” tertiplemiştik. Abdurrahim Ağabey’i gecemizde şiirler okumak üzere davet ettik. Elbistan’ın Cela kasabasında belediyede mütevazı bir maaşla memur olarak çalışan Abdurrahim Karakoç bizi kırmadı, yol masraflarını da bizzat kendi karşılayarak geldi. 18 Ocak günü öğleden sonra Bursa’da Ülkü Ocakları binasına geldiğinde o günlerin meşhur halk ozanlarından Abdulvahap Kocaman onu görünce saygıyla yerinden doğrularak;

 

-Ooo, meşhuuur Abdurrahim Karakoç bu işte, diye seslendi.

 

O her zamanki tevazuu ile;

-Meşhuru bunun yalanı, ben Abdurrahim Karakoç’um dedi.

 

O gece Bursa Kapalı Spor Salonu’nu dolduran coşkulu kalabalığa şiirler okuyarak ülkücü gençliğin mücadele azmini biledi, kendine güvenini arttırdı, imanlarını tazeledi. Ertesi gün onu Ankara’ya yolcu ederken otobüs biletini almayı ve bir çift Bursa havlusu hediyemizi yalvar yakar kabul ettirebilmiştik.

 

O yıllarda Türkiye’de çok yoğun bir ideolojik mücadele yaşanıyordu. Dinine, vatanına, milletine, tarihine ve bayrağına kara sevdalı ülkücü Türk gençliği Türklüğün varlık yokluk mücadelesini veriyordu. Abdurrahim Karakoç da bu kutsal mücadelenin şiir, fikir, inanç ve ahlak planındaki öncülerindendi. O sadece büyük bir şair değil, fikrinin ahlakını yaşayan büyük bir dava adamıydı.

 

6 Kasım 1977’de Eskişehir cezaevine bir grup arkadaşıyla bizi ziyarete gelmişti. Bendenize imzalayıp hediye ettiği “Vur Emri” ve“Kan Yazısı”isimli şiir kitaplarının iç kapağında şunlar yazıyordu;

 

 

“Eskişehir cezaevinde çile dolduran fazilet mücadelesi yiğidi, ülküdaşım, hemşehrim, iman gardaşım Efendi Barutcu’ya sevgilerimle beraber.”

 

 

 

“Adil bir nizam için çalışırken zalimlerin gadrine uğrayan, suçu olmadığı halde ceza çeken hemşehrim, dostum ve iman gardaşım Efendi Barutcu’ya sevgilerimle beraber, dost hatırası olarak.”6.11.977

 

Ve Kan Yazısı kitabında; “Ülküdaşım Efendi Barutcu’ya”ithafıyla yazdığı “Ültimatom”başlıklı şiiri vardı. “(Bana ne) diyenler korksunlar bizden.”diyordu.

 

1985 senesinde cezaevinden çıktığımda Ankara’ya taşındığını öğrendim ve Sincan’daki evinde ziyaret ettim. Artık daha muhtevalı şiirler yazıyordu. “Kavga şiirleriyle kitleleri tutuşturan şair, sokaklar durulunca içine dönmüştü.”

 

26 Haziran 1986’da, Ankara’da, Altın Köşk Düğün Salonu’ndaki düğünümüzü teşrif etti. Düğünü yöneten Lütfü Şehsuvaroğlu’nun ısrarıyla şiirler okudu.

 

Yıllar sonra 2011 Haziran’ında evlatlarımız Hilal ile Halil Alptuğ’un düğününde de bulundu. Düğünü yöneten Mustafa Çalık Bey’in davet ve ısrarıyla şiirler okudu. Bu düğünlerdeki görüntü kayıtlarını değerli birer hatıra olarak saklıyorum, saklayacağım.

 

Bir ziyaretimde bana (Ankara, 2000) “Gökçekimi”kitabını imzaladı. Kitabın önsözündeki: “Ne dostlarımız kabul ettiğimiz derecede iyidirler; ne de düşman saydıklarımız, tahmin ettiğimiz derecede kötü. Beni böyle değerlendiriniz.”diye yazıyordu.

 

-Ağabey, Ankara’da ki bunca yıllık yaşanmışlığın hulasası, bu satırlar mı? Dedim.

-Evet, dedi. Öyledir.

 

O anda aklıma rahmetli Ahmet Kabaklı Bey’in merhum Osman Yüksel için yazdığı “Osman Yükseller”yazısı geldi. Burada “Osman Yükseller”yerine “Karakoçlar”yazarak aynen naklediyorum. Şöyle diyordu merhum Kabaklı;

 

Karakoçlar bu milletin ruh, iman gelenek köklerine bağlı taşkın zekâlı çocuklarıdır. Yolsuzluklara, kötülüklere, dinsizliklere, saçma sapan yeniliklere, her türlü bölücülük ve mezhepçiliğe, nursuzluk ve dönekliklere karşı içlerinde mukaddes bir isyanla İstanbul’a, Ankara’ya büyük şehirlere çoğunlukla “taşra”dan, bir kasabadan veya köyden gelirler. Gönüllerinde memleketi ve dünyayı bir anda düzeltecek ateşler yanar.

Taklitçi çıkar kulüplerini iman ve fazilet ocaklarına döndürmek azmindedirler. İyi ve yüce zannettikleri her şeye bir anda hayran, maskaralık, gösteriş ve düzmece, bildikleri her şeye bir anda amansız düşman olacak bir ruh hâliyle gelmişlerdir.

Oysa çok yerde fazileti gibi rezaleti de sahte ve temelsiz nice muhitler onları beklemektedir. Kendi inançlarının, ideallerinin mevki, siyaset veya para hırsı için harcandığını görmek onları can evinden vurur.

Öte yandan züppeliğin, sahte düzenin cahiliyet putperestliğinin, sömürge halkçılığının, güçlü ve zalim penceresinden, “ruh burkuntuları” geçirmektedirler.

Manevi her varlığımızı inkâr ile imanımızı tarihimizi aşağılatan “hakim zümrelerin”bütün çarkları Karakoçların derisine geçen testere dişleridir. Onlara telkinler el vermezse tuzaklar kurulur tuzağa düşünce arenaya atarak parçalatılırlar.

Taşradan kalp hulusu zekâ asaleti, fikir namusu, iyilik aşkıyla gelmiş, Karakoçlar önce şaşkınlık, sonra yalnızlık ve tükenmişlik hissine düşerler

Kendi benlik ve cesaretlerinden başka, hiçbir sermayeleri, hiçbir destekleri ve hiçbir teminatları artık kalmamıştır. O güne kadar ata ecdattan, muhitten, bir kaç iyi öğretmenden, hocadan, tarihin güzelliklerinden, Kur’an azametinden ve peygamber nurundan edindikleri ne varsa artık hepsi tehlikededir.

Karakoçlar buna razı olamazlar. Kocaman kültür merkezlerinin sözde üniversiteleri “yüksek ilim muhitlerinde(!)” dudak bükülen hatta “geriliğin simgesi” diye yerilen bu değerler onlar için yaşamanın öz manasıdır. Vazgeçemezler.

Karakoçlara daha da ağır gelen bu kutsi inançların bu millî değerlerin bazı siyasetçi, ikbalci ve bezirgân ayaklara basamak ve onların kazançlarına, mezat malı gibi kullanılmasıdır.

Karakoçlar, gönül kişizadeliğini, inanç şerefini muhafaza ettikleri için… Ve artık gerçekleri de görmeye başladıklarından, bu kirli muvazene değneğinin bir ucunda düşman gözüyle bakmakta, öbür ucunda tiksinmektedirler. Kendi kendilerine: “gayret bana düşer” diyerek mücadele meydanına atılırlar.

Hazırlıksız bir saldırıştır bu. Hiç eğitim görmemiş veya ancak sağına soluna bakmayı öğrenip de sipere yatmayı dahi talim etmemiş Mehmetçiğin Yiğit asaletleriyle gaza meydanına atılmasıdır.

Artık ya şehittirler işleri bitirilmiştir; ya gazidirler, yara almış, sakat bırakılmışlardır. Üstelik hiçbir taktik taşımayan atılış ve cesaretleri, daima başlarına kakılmış, onlara kusur olarak söylenmiştir.

Sömürge kültürü düzeninin dişlileri onlara zaten düşmandır. Sözde fazilet yakasının içine gömülerek uygun zaman kollayan beyler ise Karakoçları acemi, taşkın ve atak bulmuşlardır. “Oyun bozanlar, damdan düşenler” gözüyle bakmışlardır.”

Şöyle bir etrafınıza bakarsanız aynı kalp burukluğu, hayal kırıklığını yaşamış birçok Osman Yükseller, Karakoçlar görürsünüz. Baht utansın.

Ama ne gam! Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş…

Ruhu şad, mekânı cennet olsun…

 

 

EFENDİ BARUTCU

29.01.2013 / ANKARA

 

 

KAYNAKÇA:

 

 

  1. ŞAHSİ MÜŞAHADELERİM.
  2. ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN BÜTÜN ŞİİRLERİ.
  3. ABDURRAHİM KARAKOÇ, Hazırlayan: Hayrullah ERASLAN, Nar Edebiyat, Ankara, 2012.
  4. OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ, Cilt 1, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, İstanbul, 2008.

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here