ŞAHİN BEY’DEN AYVAZ GÖKDEMİR’E

0
87

ŞAHİN BEY’DEN AYVAZ GÖKDEMİR’E

Gaziler Şehri’nin  İki Kahraman Evladı*

 

Efendi BARUTÇU 

 

“Antep’in harbine on bir ay oldu

Kanımız kurudu benzimiz soldu

Analar bacılar saçların yoldu

Vurun Antepliler namus günüdür

Vurun Türk uşağı Türklük günüdür’’

………

“Şahin’i sorarsan otuz yaşında

Şahin’i vurdular köprü başında

Çeteler toplanmış ağlar başında

Uyan Şahin uyan, gör neler oldu

Sevgili yurdumuz düşmanla doldu.”

 

Şehirlerimizin kurtuluş mücadeleleri ve zaferleri milletçe gurur kaynağımızdır. Bizim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda şehirlerin düşman işgalinden kurtuluş yıldönümleri çeşitli faaliyetlerle kutlanır, bu kutlamalarda mazi insanlarımızın hafızalarında yeniden canlandırılır ve milletçe yeniden aynı müşterek duygular etrafında birleşmemiz sağlanırdı.

 

   “Antepli Şahin Bey” ismini de ilk olarak 1961 yılında, ilkokul dördüncü sınıf öğrencisiyken duymuştum. Merhum öğretmenimiz Ömer Adil Güzel, Afşin Gençlik Spor Kulübü mensuplarına Fransız işgalcilere karşı Antep savunmasını sahneletmişti. Çocuk yaşımızda o coşku ve heyecanı iliklerimize kadar hissetmiştik. Rüyalarımızda bazen Maraş’ın kurtuluşunun kahramanları Arslan Bey, Sütçü İmam, Kılıç Ali Bey, bazen de Antepli Şahin Bey, Karayılan ve Özdemir Bey olurduk. Onlar çocukluk ruhlarımızda derin izler bırakan efsanelerimiz, kahramanlarımızdı. Tıpkı İzmir’de ilk kurşunu atan Hasan Tahsin (Osman Nevres) gibi; Ayvalık’ta Ali Çetinkaya gibi; Erzin’de ilk kurşunu atan Kara Mehmet Çavuş gibi; İstanbul’da Karakol Cemiyeti’nin gözü kara fedaileri gibi; İzmit’te Yahya Kaptan gibi; Mersin’de Kuva-yı Milliye müfreze komutanı Kozanlı şehit teğmen Mustafa Nail gibi; Urfa’da Yüzbaşı Ali Sahip, Hacı Kâmilzade Hacı Mustafa Efendi, Onikiler ve Teğmen Halil Münir Efendi gibi; Aydın’da Yörük Ali Efe gibi; Gördesli Makbule gibi; Erzurum’da Nezahat Onbaşı, Mezararkalı Mevlüt Ağa, Nene Hatun ve Kara Fatma gibi; Kars’ta Kâzım Karabekir ve Deli Halit gibi Adana’da Saim Bey, Aladağlı Şehit Ahmet Bey, ilk kadın şehit Rahime Hatun, Millî Kuvvetler Komutanı Sinan Tekelioğlu, Karboğazı Destanı’nın kahramnaları Gülekli Hatice ve şehit Cemil gibi; Samsun’da Hüsnü Beşerli gibi; Giresun Topal Osman Ağa gibi; Trabzon’da Kayıkçılar Kethüdası İttihatçı Yahya Kaptan gibi; Konya’da Kuvay-ı Milliye’nin ilk şehidi Sivaslı müderris Ali Kemali Efendi gibi; yine Konya’ya medrese tahsili için gidip Kuvay-ı Sayyare saflarında Yunan’a karşı savaşan Afşinli Barutçuzâde Ali Haydar Hoca gibi; Kastamonulu Şerife Bacı ve çete Emir Ayşe gibi büyük mücadele adamları da hayatları birer menkıbeye dönüşmüş kahramanlarımızdır.

   

Şehirler bağrında yetiştirdiği veya vatanın tapusu niteliğindeki ulu mezarlarda sonsuzluğu bekleyen büyük insanların varlığı ile değer kazanır. Gaziler şehri de bu anlamda nice büyük kahramanlar, âlimler, sanatkârlar, siyaset ve devlet adamları yetiştirmiş olmakla ne kadar övünse azdır.

       

“Ayvaz Gökdemir” ismine ise 1971 yılında üniversiteye hazırlık için gittiğim İstanbul’da, sonradan “Şehitler Yurdu” adını verdiğimiz Edirnekapı Yüksek Öğrenim Yurdu’nda, okuduğum Yavuz Bülent Bakiler’in “Yalnızlık” isimli şiir kitabında rastlamıştım. Ayvaz Gökdemir’e ithaf edilen şiirin adı “Antepli Şahin” idi.

“Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.

Mavzer omuzuma yük.

Ben yumruklarımla dövüşeceğim,

Yumruklarım memleket kadar büyük”.

 

Gaziantep’in biri şehit, diğeri kahraman bu iki yiğit evladının isimlerine aynı şiirde rastlamak çok güzel bir tevafuktu.

Gazi; “Din uğruna, milletin bağımsızlığı, şeref ve namusu uğruna savaşlarda büyük yararlılık göstermiş bulunan kişi ve şehirlere verilen unvan.”

Gaza-i Ebul Magazi; Menkıbe sahibi savaşçı, Hakkında menkıbe yazılmış kahraman.

Kahraman Kimdir, Kahramanlık Nedir?

‘’Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,

Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;

Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.’’

                         Hüseyin Nihal ATSIZ

Kahramanlık, insan faziletlerinin en yücesidir. Milletlerin de kahramanları sayısınca itibar kazandığı bilinen bir gerçektir. Tıpkı Balkan faciasından sonra 31 Ağustos 1913’te kurulan ve siyasi ömrü 3 ay süren Garbî Trakya Hükümet-i Müstakilesi / Batı Trakya Hükümetinin başkanı Hoca Salih Efendi (Salih Mehmet) ve arkadaşları gibi; Tıpkı Millî Mücadelenin Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal gibi; Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat, müderris Beynamlızade Mustafa Efendi gibi; Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Çakmak Paşa gibi; Urfa müftüsü Hasan Açalan gibi; Denizli müftüsü Hulusi Efendi gibi; İngilizlerin İstanbul’u işgalini tel’in mitinginde konuşan ve “Yukarda Allah var” sadası Sultan Ahmet Meydanı’nda hâlâ çınlayan Halide Edip gibi; İstiklal şairimiz Mehmet Akif gibi; Trabzonlu Ali Şükrü Bey gibi; Erzurumlu Hüseyin Avni Bey ve Cevat Dursunoğlu gibi; başta Mustafa Kemal olmak üzere, Millî Mücadele’nin kilit taşı Erzurum Kongresi’ne katılan aza gibi; 17 Ocak 1919’da Kars’ta Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti’nin kurulmasına öncülük eden daha sonra da Millî Mücadele’ye katılan Cihangir oğlu İbrahim Bey gibi, Eskişehir’de Emin (SAZAK) Bey gibi; Dersim mebusu Diyap Ağa gibi, Adıyaman mebusu Hacı Bedir Ağa gibi, Trablusgarp’tan (şimdiki Libya) gelip Millî Mücadele’nin manevi önderlerinden ve “Türkler, İslam’ın nur-u ayinidir (göznurudur)” diyerek Anadolu’yu adım adım gezerek kıyama sevkeden Şeyh Ahmet el-Sunusi gibi; Özbekler Tekkesi şeyhi Şeyh Ata Efendi gibi; İçel (Mersin) Müdafa-i Hukuk cemiyeti başkanı Hıdır oğlu Ali Efendi gibi; Maraş Ulu Camii imamı Rıdvan Hoca gibi; Av. Mehmet Ali Kısakürekzâde gibi; Ali Sezai Efendi gibi; Vezir Hoca gibi; muallim Hayrullah gibi; Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Abdurrauf Efendi gibi; Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti Başkanı Melek Reşit Hanım gibi …

Millî kahramanlar, bir millete hız veren enerji kaynaklarıdır. Onlar olmadan büyük bilgin, dahi, şair veya filozof yetiştirmenin değeri ve manası kalmaz. “Kâinatın özündeki ilahî hakikati, her insan görebilir ve samimiyetle buna inanabilir, böyle insanlar her devirde çok bulunur. Büyük adam, kahraman sadece hakikate teslim olan, hakikatten başkasına asla teslim olmayan, gerektiğinde bütün sahteliklere karşı hakikat adına başkaldıran -rüyaları meydana getiren maddeden yaratılmış- cesur insandır.”-İnsan eliyle yakılmış bir fener değil, Tanrı vergisi tabii bir ışıktır”. Öyle ki, “mertlik ve kahramanca bir asaletle, tabii sezgilerle dolup taşan bir ışık kaynağıdır.” Kısacası, gönlü ile dili, inancı ile işi arasına hiçbir şeytânlığın, hiçbir bencilliğin girmediği, samimiyet ve cesâretin çifte su verilmiş çelik hâline getirdiği insandır.  (Carlyle, Kahramanlar, Kutluğ Yayınevi, 1976, İstanbul.)

Türkçe’nin büyük üstatlarından Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Ağabey ise kahramanı diyor:

 “Kahraman; gözünü, kulağını, sözünü, aklını doğrunun emrine verdiğini ilan etmekten çekinmeyen insan. Kahraman, vücudunun bir tek organını veya organlarını değil, canını -doğru kabul edilen- yolda ortaya koyan ve canından bile vazgeçen insan… Cinsiyeti yok kahramanın. Erkek de olur, kadın da, çocuk da olur, yaşlı da.

Bedrin aslanları, Anafartalar’ın, Dumlupınar’ın gözü dumanlı, yüreği imanlı canları ve onların başkomutanları, kahraman… Kahramanlık kavramı menfaati bir yana bırakmış, ‘kendini aşmış’ bir mukaddes ile kucaklaşmak için ne gerekiyorsa, onu ortaya koyup onlardan vazgeçmiş insan tipidir… Nefsini, Allah’ını, doğruları ve doğru adına yapılması gereken savaşı bilinç seviyesine çıkarmış insan… Kahraman kişi odur, kahramanlık budur… Aldığı işi gücünün hepsini kullanarak, yapabildiğinin en iyisini ortaya koyarak tamamlayan kişidir kahraman… Sadece kendi iffet, ırz ve namusu ile malını değil başka insanların can, namus ve mallarını da korumak, atavücutlarının karıştığı topraklara düşman ayağı basmasın diye canını, kanını, sebil eden insanlardır kahraman.

Kahraman beslenen değil; aklı, yüreği ve eli ile başkalarını besleyendir. Kahraman şöhret ve dünyalık peşinde olanlar arasından değil seçmeye çalıştığımız değil, imanı, irfanı, yiğitliği ile özlenen, özlemle beklenendir. Dün de, bugün de, yarın da…” (Sadık Tural, Tarihten Destana Akan Duyarlılık, Yüce Erek Yayınevi, Mayıs 2006, 5.baskı, Ankara.)

Gerek Şahin Bey’in gerekse Ayvaz Gökdemir’in efsanevî hayatları bu iki ismin de gazilik unvanını fazlasıyla hak ettiğini göstermektedir. Tıpkı Gaziantep’in bir başka büyük evladı, emsalsiz öğretmenliğiyle Türk gençliğine büyük bir milletin evlatları olduklarını hatırlatan, ülkücü gençliğin isim babası, gençlerin gönlünde “Büyük Türkiye” idealini ateşleyen “Türkmen Ağası” Dündar Taşer’in ve Adıyaman Sanat Okulu müdürüyken 15 Şubat 1973’te Adıyaman Gölbaşı ilçesinde devrimci komünist katiller tarafından şehit edilen ülkücü öğretmen Cemil Doğan’ın, yine 4 Kasım 1977’de komünist katiller tarafından şehit edilen Av. Mehmet Çapar’ın hayat hikâyelerinde olduğu gibi…

İkinci Cihan Harbi’nden sonra dünyayı aralarında paylaşan galip devletler savaşların galibinin de mağlubunun da çok büyük insan kayıplarına ve ekonomik yıkıma sebep olduğunu gördüklerinden maliyeti daha düşük sömürgeci hâkimiyet alanlarını genişletmek için neo-kolonyalizm (yeni sömürgecilik) denen bir yola başvuruyorlardı.

Hedef aldıkları ülkelerin gençlerini ve aydınlarını “kâğıttan mermilerle” avlıyor, mankurtlaştırıyor, her türlü basın yayın, dergi, kitap yolu ile kendilerine hayran gruplar oluşturup, bu ülkeleri içten fethetmeye çalışıyorlardı.  Bir yanda ABD’nin başını çektiği Batılı süper güçler, kesif bir propaganda ile elde ettikleri “Batı’nın yeniçerileri” marifetiyle kendi çıkarlarına hizmet edecek taraftarlar buluyordu.

Öbür yanda ise, Türkiye’de daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren gizli mahfillerde sinsice faaliyet gösteren Sovyetler Birliği taraftarı sosyalist komünistler, -bunlara dana sonra Maocu Kızıl Çin taraftarları katılacaktır- 1961 Anayasası’nın sağladığı geniş hürriyet ortamından istifade ederek gerek Sovyetler gerekse Kızıl Çin’i birer yeryüzü cenneti olarak takdim ediyorlardı. Çok yoğun propagandalarla Türk tarihini, milletimizin kutsallarını aşağılıyor, Allahsızlık propagandaları ve tarih, kültür, medeniyet düşmanlığı yaparak genç nesillerde aşağılık duygusu oluşturuyorlardı.

Türk milleti ve özellikle Türk gençleri için Sovyet ideolojisi sadece ekonomik bir doktrin olmanın ötesinde yüzde yüz Rus tabiiyetine girmek demekti. Zira Ruslar, -tıpkı günümüzde de Ukrayna’ya fütursuzca saldırdıkları gibi- yüzyıllardır Batılı katiller sürüsüyle birlikte milyonlarca Türk’ü katletmişler ve yurtlarımızı ‘sömürülen topraklar’ hâline getirmişlerdi. Anadolu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Kırım’da, Kazan’da, Türkistan’da o yıllarda artık bacaları tütmeyen milyonlarca evde bu mezalimlerin acıklı hikâyeleri anlatılırdı. Bu katliamlar milletimizin zihninde asla silinmeyecek acı hatıralar olarak yaşayacaktı.

1960’lı, 70’li yılların Türkiye’sinde ecdatlarından bu faciaları, acı hatıraları dinleyerek büyüyen Türk gençleri; tertemiz idraklerle geldikleri büyük şehirlerde üniversite hayatına başladıklarında “Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin, Her Şey Türklük İçin” özdeyişi etrafında kenetlenmişler, Türk tarihinin engin tecrübeleri ışığında “Yabancılaşmadan Çağdaşlaşmak” gayesini gütmüşlerdi. Aynı yıllarda bir başka grup ise Mısır, Pakistan, Hindistan gibi eski İngiliz sömürgesi Müslüman coğrafyalarda millet, vatan, millî devlet, millî dil kavramlarını reddeden ve İngiliz istihbaratı ile sıkıntılı ilişkileri olan, Türk milletinin bin yıldır anladığı ve yaşadığı İslam’ın dışında bir “Siyasal İslamcılık” akımının peşine takılmışlardı.

Dünya 20. yüzyılın sonlarına gelirken artık savaşlar topla, tüfekle, süngüyle yapılmıyordu. Gençlerin, aydınların gönülleri, zihinleri, okullar, üniversiteler savaş alanlarına dönüşmüş, Türkiye yabancı ideolojilerin cirit attığı bir ülke hâline gelmişti.

1971 Eylül’ünde Bursa Eğitim Enstitüsü Matematik bölümüne kaydoldum. 1975’te son sınıftaydım. Siyasi tarihimize Birinci MilliyetçiCephe Hükümeti olarak geçen “Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin iştiraki ile bir koalisyon hükûmeti kurulmuştu.

Millî Eğitim Bakanlığına Ali Naili ERDEM, müsteşarlığa Ahmet Nihat AKAY, ilk öğretmen okulu, eğitim enstitüleri ve yüksek öğretmen okullarının da bağlı olduğu öğretmen okulları genel müdürlüğüne Türkiye’nin en genç genel müdürü olarak (33 yaşında) Ayvaz Gökdemir ve bakanlığın üst kademelerine Necdet ÖZKAYA, Hüseyin SARI, Ahmet AKPINAR ve birçok milliyetçi vatanperver eğitimci atanmıştı.

Ayvaz Gökdemir efsanesi o günlerde başladı. Bu vatansever kadro; Türk millî eğitiminin muhtelif kademelerine ve özellikle öğretmen okullarına bir kanser uru gibi yerleşmiş, hızla da çoğalan Marksist-Leninist unsurları süratle idarecilik görevlerinden alıp, yerlerine imanlı ve vatanperver, bilgili ve şahsiyetli öğretmen ve idareciler tayin ederek, Türk millî eğitiminin adına uygun bir millî hüviyete kavuşması için kolları sıvadılar.

Ayvaz Gökdemir her vesileyle ülkemizin ve milletimizin yaşadığı “buhranın kaynağında” eğitimin bulunduğunu ve millî bir eğitimin “kabiliyetli öğretmen”ler ile gerçekleşebileceğini ve vasıflı öğretmenlerin çağdaş bilim, teknik ve metotlarını bilen ve öğretebilen (Kendi millî kültürüne ait değerleri bilen ve yeni nesillerin davranışı haline getirebilen özelliklere sahip olması gerektiğini belirtirdi.)

Bu hususta kısa zamanda büyük mesafeler kat edildi. Hiç mübalağa etmeden söyleyebiliriz ki Ayvaz Gökdemir ve kadrosu iki yıllık çalışma döneminde “Türk milletinin iman ve ruh köküne bağlı”, kıblesi doğru ‘Ben Türk’üm’ demekte tereddüt etmeyen sağlam duruşlu yüz bine yakın vatan evladını öğretmen olarak yetiştirip milletimize ve devletimize armağan ettiler. “Bu milliyetçi eğitim ordusu” ağabeylerine -başöğretmenlerine-komutanlarına layık yüksek bir vatanseverlik, fedakârlık ve feragat duygusuyla millet hizmetine koştular.

Türkiye’yi, Sovyetler’in bir peyki hâline getirmek isteyenlere karşı devletin namusunu, milletimizin mukaddeslerini savundular. Bu büyük ülkünün gönüllerde yeşermesi gayreti içerisinde oldular. Issız karlı dağların başında, kızgın ovalarda, vatanın kuş uçmaz kervan geçmez en ücra köşelerinde, yılmadan yorulmadan çalıştılar.

Dillerinde;

“Delinse yer, çökse gök; yansa, kül olsa dört yan

Yüce dileğe doğru, yürürüz yine yayan.”

mısraları, Anadolu yaylasında yeniden yükselişin tohumlarını ekip İslam’ı reddetmeyen bir milliyetçilik ve Türklüğü reddetmeyen bir Müslümanlık inancı ile aziz vatanın her köşesine Türk-İslâm Ülküsü çerağını taşıdılar.

Binlercesi dönemin başbakanı Bülent Ecevit ve bakanları Mustafa Üstündağ ve Necdet Uğur’un hışmına uğrayarak “Millî eğitimde haçlı seferlerine” maruz kaldılar. Ölüm sürgünlerine gönderildiler. Kanları döküldü, hayatları karartıldı, ocakları söndürüldü ama yılmadılar. (Cezmi Kırımlıoğlu, Millî Eğitimde Haçlı Seferleri, Ankara, 1974.)

“Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan

Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz…’’

haykırışlarıyla ilmin rehberliğinde, kutlu mücadelelerine devam ettiler. Türk milletinin mazideki ihtişamından, gelecekteki büyük hedefine varabilmesi için kahredici bir çalışma gayreti içindeydiler. Bugün yine büyük “buhranlar”ın yaşandığı ülkemizde, birileri merhum Nevzat Kösoğlu Ağabey’in “Türkiye’yi yönetenlerin Türk milliyetçisi olmaktan başka şansı yoktur’’ sözlerini haklı çıkarırcasına “Büyük Türk Milleti! Yüce Türk Milleti!’’ ifadelerini bir besmele gibi tekrarlamak mecburiyetinde kalıyorlarsa bunun şerefi tamamen Ayvaz Gökdemir nesline ve onların yetiştirdiği o ülkücü-milliyetçi nesillere aittir.

Menkıbeler halk muhayyilesinde masalsı boyutlara kavuşsa da çekirdeğinde gerçeği barındırır. Bu kahramanların menkıbevi hayatları toplum vicdanında abide şahsiyetlere dönüştü ve kahramanlaştı.

Şahin Bey ve Ayvaz Gökdemir, din ü devlet, mülk ü millet uğruna verdikleri mücadelelerle genç nesillerin gönüllerinde de müstesna bir yere sahip olan bu iki kahraman vatan evladının hayatları da birer menkıbeye dönüşmüştür.

Bursa Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü’nün son sınıfında devam sürem bitmişti. Bir an önce öğretmen olup Anadolu’nun en ücra köşesinde bile olsa hizmet etmeye hazırlanırken gençliğimin on yılına (1975-1985) mâl olan bir “ara kesit” yaşamıştım.

5 Haziran 1977’de yapılan genel seçimlerde Bülent Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisi 213 milletvekili ile Meclis’e girmişti fakat tek başına hükûmet kuracak çoğunluğu sağlayamadığı halde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk yeni hükûmeti kurmak görevini Bülent Ecevit’e vermişti. (21 Haziran 1977)

Daha hükûmet güvenoyu almadan Millî Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ, başta Ayvaz Gökdemir olmak üzere bakanlıktaki bütün milliyetçi idarecileri tasfiye etmiş, yerlerine aşırı solculukları ile maruf kişileri atamıştı. 21 Temmuz 1977’de yapılan güven oylamasında Ecevit hükûmeti güvenoyu alamamış, istifa etmek zorunda kalmıştı. Aynı tarihte Cumhurbaşkanı, hükûmeti kurmak görevini Adalet Partisi Genel Başkanı olan Süleyman Demirel’e vermiş, siyasi tarihimize ikinci milliyetçi cephe hükûmeti olarak geçen hükûmet, böylece kurulmuştu.

Millî Eğitim Bakanlığı’na AP’li Nahit Menteşe getirilmişti.Ülkemizdeki gelişmeleri televizyon ve gazetelerden günü gününe takip ediyorduk. Mustafa Üstündağ’ın görevden aldığı bazı idareciler eski görevlerine iade edilmiş ama her nedense Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü’ne Ayvaz Gökdemir yeniden atanmamış, gasp edilen hakkı iade edilmemişti. Bunun üzerine Başbakan Süleyman Demirel’e hitaben 1977’nin Kasım ayında bir örneğini hâlâ arşivimde sakladığım aşağıdaki telgrafı göndermiştim:

 “Sayın Süleyman Demirel

Başbakan, Ankara

Son günlerde Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde milliyetçi öğretmen ve idarecilere karşı bir kıyım hareketinin başlatıldığını son olarak da göreve geldiğinden bugüne kadar büyük bir cesaret ve azimle Millî Eğitim Temel Kanunu doğrultusunda öğrenciler yetiştirmeyi başlıca gaye edinen Öğretmen Okulları Genel Müdürü Sayın Ayvaz Gökdemir Bey’in hiçbir haklı ve mantıki gerekçeye dayanmaksızın görevinden alındığını büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Son hükûmeti kurmazdan önce “Çankaya hükûmetinin yaptığı her türlü icraatı geçersiz sayacağız” şeklindeki beyanatınızı hatırlatıyor, Sayın Ayvaz Gökdemir’e yapılan haksızlığın giderileceği ve bunun gibi haksız icraatlara bir daha meydan verilmeyeceği ümidiyle saygılarımızı sunuyoruz.

Efendi Barutçu – Eskişehir Cezaevi Hükümlü ve Tutukluları Adına”.

Eskişehir mahbesindeyken “Buhrânın Kaynağında Müşâhadeler, Tesbitler, Cevaplar” isimli kitabının iç kapağına “Efendi Barutçu kardeşime; 14 Mart 1980- Ayvaz Gökdemir” yazısı ile imzalayıp gönderme lütfunda bulunmuştu.

1985’in Temmuz ayında on yıllık mahbes hayatımız sona erdi ve dost ziyaretleri için Ankara’ya geldim. Ayvaz Gökdemir Ağabey’i, Yeni Türkiye Ansiklopedisi’nin Kızılay civarındaki idarehanesinde ziyaret ettim. İlk şifahi görüşmemiz böyle gerçekleşmişti.

Bizdeki ilk intibaları: Müthiş bir birikimi, yazılarında da konuşmalarında da hemen fark edilebilen harika bir üslubu vardı. 12 Eylül sonrası muhtelif dergilerdeki -cezaevindeki yanık yüreklerimize bir yağmur serinliği veren- yazılarını sabırsızlıkla bekler ve heyecanla okurduk. Ayvaz Ağabey’in Türkçenin bütün inceliklerine vakıf bir insanın bilgi ve donanımıyla yer yer bir şiiriyet kazanan bu lezzetli, bol teşbihli üslubu gerçekten çarpıcıydı. Lafı eğip bükmeden dümdüz söylemeyi severdi. 12 Eylül sonrası öfkeli ve karamsar havaları dağıtmak için Seyyid Ahmed Arvasi Hoca gibi o da büyük gayret gösteriyordu.

1987’nin Ekim ayından itibaren sürekli ikamet etmek üzere taşındığım Ankara’da, birkaç kez de o tarihlerde genel müdürlüğünü yaptığı Maltepe’deki Yükseliş Özel Okulları’ndaki makamında ziyaret etmiştim. Ondan sonra da vefatına kadar daha çok Hars Heyeti üyeliği yaptığı ve bizim de uhdemize tevdi edilen Merkez Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu Üyeliği görevlerini ifamız esnasında Türk Ocakları Genel Merkezi’nde veya faaliyet yaptığımız mekânlarda karşılaşıyorduk.

Ayvaz Gökdemir, merhume eşi Sevgi Hanım ile birlikte Ülkücü Milliyetçi camiada örnek bir aile olarak gösterilir. Nişanlılık ve ilk evlilik yıllarında her ikisi de görenlere parmak ısırtan bir yakışıklılık ve zarafet içindeymişler, bu hâlleri ömür boyu devam etmişti. Ayvaz Ağabey’in eşine ve çocuklarına gösterdiği engin sevgi dilden dile dolaşırdı.

1986’da Gaziantep’te ara seçimler yapılıyordu. ANAP’ın adayı merhum Hasan Celal Güzel, Danışma Meclisinde ülkücü gençlerin idamına “evet” oyu veren Mehmet Pamak’a kurdurulan Muhafazakâr Parti’nin -daha sonra Mehmet Pamak’ın adı Hizbullah işlerine karıştığı için genel başkanlığa iki senede, üç değişik isim getirilmiş ve adı MÇP olmuştu.- adayı Av. Ali Koç, DYP’nin adayı Ayvaz Gökdemir idi.

Günümüzde de çok moda olduğu üzere ülkücülüğün miladını kendileriyle başlatan ve ülkücülüğü millî, İslamî ve insanî vasıfları şahsında bütünleştirmiş bir sıfat değil sadece rozet, el işaretinden ibaret bir isim olduğunu zanneden bazı gençler, Ayvaz Ağabey’e aleyhte tezahürat yapmaya kalkıyorlar. Yanındaki DYP’li siyasetçiler Ayvaz Ağabey’e dönerek; “Hani bu gençler sizi çok severdi, bu yaptıkları nedir?” diye sorduklarında, Ayvaz Gökdemir acı bir tebessümle “Siz bilmezsiniz bizim gençler sevgilerini böyle ifade ederler”, diyor.

Şüpheniz olmasın ki bu cahil gençler daha sonra milletvekili ve bakan Ayvaz Gökdemir’e iş, aş, tayin, nakil meselelerini, pişkinlikle dile getirmişler ve o büyük şahsiyette bir diğergâmlıkla meşru ve makul isteklerine cevap vermiş, meselelerine çözüm bulmuş veya buldurmuştur.

Siyaset hayatına atılıp önce 1987’de Gaziantep’ten, sonra Kayseri’den, daha sonra Erzurum’dan milletvekili olarak TBMM’de yer aldığı ve devlet bakanlığı görevini ifa ettiği yıllarda da çok sık olmasa da karşılaşıyor, engin fikir zenginliğinden istifade etmeye çalışıyorduk. Her seçimde başka bir vilayetten aday gösterilmesinin sebebi onu çekemeyen hasutların kaybetsin diye çabaları sonucudur ama her seferinde yeniden seçilip, kurulan tuzakları bozarak ve etrafına ışık saçarak TBMM’ye gelmeye muvaffak olmuştur.

    O, inandığı gibi yaşayan; şahsiyetiyle, karakteriyle kültür ve inancıyla katıksız bir Türk milliyetçisiydi. Birçok üstün vasıflarının başında gözü pek, cesur olması; hiçbir zorluktan yılmaması, haksızlıklara karşı “kınından çekilmiş bir kılınç gibi” dimdik durması gelirdi. “Ülkücülük” ün bir siyasi parti kalıbı içinde sıkışıp kalacak bir mefhum olmadığını onun şahsında ve çizgisinde görmek mümkündü.

Millî ve İslamî değerlere düşman olanların saldırıları karşısında asla geri çekilmedi. Hak bildiği yolda tam bir inanç, vakar ve kararlılıkla yürüdü. Hakkında yazılan bir kitabı okurken dikkat çekici bir hadiseyi öğrendim:

Ankara’da, bir cuma vaktidir. Eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcılarından birisi günümüzde de sanki Filistin’den başka zulüm gören İslam beldesi yokmuş gibi başlıyor, Filistin’i anlatmaya. Ayvaz Gökdemir ayağa kalkıyor:

 “Hoca Efendi! Hoca Efendi! Hep Filistinliler için dua ediyorsun. Bulgaristan’da, Bakü’de, Kerkük’te, Türkistan’da soydaşlarımız zulüm görüyor, oluk oluk Türk kanı akıyor. Onlar için dua etmiyorsun, ağzından onlarla ilgili bir tane laf çıkmıyor!” deyince, hoca neye uğradığını şaşırıyor. Bir süre donuk donuk baktıktan sonra “Onlar için de dua ederim.” deyince, sevgili ağabeyimiz “Öyleyse hemen yap!” deyip yerine oturuyor.

Ayvaz Ağabey, daha Kayseri Lisesi’ndeki öğretmenliği sırasında 1963’te Kıbrıs Türklüğü katliama maruz kalırken Kayseri’deki mitinglerin aranan ateşli hatibidir. O tarihlerde bizler de Kahramanmaraş ortaokul öğrencileri olarak, liseli arkadaşlarımızla beraber Kıbrıs Meydanı’nda, “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır.” nidaları ile yürüyüş yapmıştık.

Kutlu Doğum Haftasının İsim Babası Olarak Ayvaz Gökdemir

Türkiye Diyanet Vakfı’nın Yayın Kurulu Başkanı ve o vakitler Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi ve yine ilk gençlik yıllarından itibaren Türk milliyetçiliği vasfı ile tanınan Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Hoca, Peygamber Efendimizin doğumu “mevlid” kutlamalarını, yüce Peygamberimizin cihanşümul mesajlarını camilerin dışına da taşıyarak, toplumun her kesimine çok muhtevalı toplantılarla ulaştırılmasının daha faydalı olacağı düşüncesiyle bu toplantılara bir isim verilmesi konusunda bir teklif sunmuştur.

Başta yayın kurulu üyesi Ayvaz Gökdemir olmak üzere bu teklif yerinde görülmüş, her yılın 20 Nisanı müteakip haftasında, 1 hafta süre ile yapılması düşünülen konferanslar, bilgi şölenleri ve yayınları  “kutlu doğum haftası” adı ile gerçekleştirmeye başlamışlardır. Bu kutlu doğum haftası ismini de teklif eden bizzat Ayvaz Gökdemir Ağabey’dir. Özellikle 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra bu kutlamaları “paralel yapı”nın başlattığı iddiası ile ne yazık ki son verilmiştir. Hakikat şudur ki; gerek Bolay Hoca, gerekse de Ayvaz Gökdemir başta olmak üzere, yayın kurulu üyeleri bahse konu menfur ithamın aksine bu kıymetli ismin verilmesinin sahipleridir.

20 Nisan 1995 tarihinde Kocatepe’de Türkiye Diyanet Vakfı’nın toplantı salonunda kutlu doğum haftasının yedincisinin başlaması münasebetiyle bir tören düzenlenmişti. Törene o tarihteki CHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin, Devlet Bakanı Necmettin Cevheri, Devlet Bakanı merhum Ayvaz Gökdemir de katılarak birer konuşma yapmışlardı. Konuşmaya ilk davet edilen Sayın Hikmet Çetin’in şanı yüce Peygamberimiz ile ilgili çok kayda değer ifadelerinden hepimiz etkilenmiştik. Bir ara yan yana geldiğimiz merhum Ayvaz Ağabey, yüzünde sevinç parıltıları ile “Bir CHP Genel Başkanı’na bunları söylettik ya, ölsem de gam yemem artık!” demişti.

Ayvaz Gökdemir için siyaset; makam, mansıp, servet, şöhret edinme yeri değil, Türk milletine, Türk devletine, İslam âlemine hatta bütün bir insanlığa yönelik hizmet alanıydı. Bir siyaset adamı olarak, yaptığı işi hep ciddiye alırdı, siyasetin ülke ve millet hayatında temel meselelerin çözümü için çok saygın müessese olduğuna inanırdı ve önemserdi.

Demokrasi, millî irade, ordu ve devlet kavramlarını hep doğru anladı ve doğru kullandı. Demokrat kişiliği 12 Eylül Anayasası’na açıkça hayır demesiyle sınırlı kalmamış -hiç hak etmedikleri hâlde “28 Şubat’a muhatap olup reculiyet eksikliğiyle” suspus olanların haklarını da Meclis kürsüsünden savunmak Ayvaz Gökdemir’e düşmüştür.

Üç kabinede bakanlık yaptı. Ülküsüne, inançlarına, milletine adadığı ömrü boyunca kendisine hiç yer vermedi.

Ayvaz Ağabey’in nesli ve bizim neslimiz gençlik yıllarımızda esaret altında yaşayan Türk Dünyası’nın bağımsızlığını düşlerdik… Türk Cumhuriyetleri’nden sorumlu bakan olarak dünya Türklüğüne büyük hizmetlerde bulundu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni de dahil ederek gururla “Benim yedi devletim, yedi de cumhurbaşkanım var” derdi.

Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı, kendisinin ise devlet bakanı olduğu dönemde (1995-1996) Türk Cumhuriyetleri’ne yapılan bir ziyarete merhum Türkeş Bey de davet edilmiş ve beraber dolaşmışlardı. Dönüşünde bu seyahati gözlerinde yine sevinç parıltıları ile anlatmıştı.

Sözün burasında gerek Ayvaz Ağabey’in gerekse de Nevzat Kösoğlu Ağabey’in ruhundan af dilemek durumundayım. Bu özrü sağlıklarında her ikisine de ifade ettim.

Şöyle ki Ayvaz Gökdemir’in Öğretmen Okulları genel müdürü olduğu, Nevzat Ağabey’in de Erzurum milletvekili ve MHP Genel Sekreter Yardımcısı olduğu dönemde bir takım kifayetsiz muhterisler bu değerli ağabeylerimizin, her vesileyle Türkeş Bey’in aleyhinde konuştukları, hatta Ayvaz Ağabey’in Türkeş Bey’in yerine göz diktiği şeklinde dedikoduları ortaya atmışlar ve bu fısıltı gazetesi ile milliyetçi ülkücü camiada kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı.

Biz de o sebeple –ki o yıllarda ben de mahpesteydim- Türk milliyetçiliğinin yüz akı bu iki fikir ve dava adamına biraz mesafeli ve soğuk dururduk. Cezaevinden tahliye olduktan sonra her ikisi ile de defalarca görüştüm. Bir kere bile Türkeş Bey aleyhine herhangi bir ifadelerine rastlamadığım gibi her vesile ile saygıyla bahsettiklerine şahit oldum.

Nevzat Ağabey’in “Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi” (Ötüken Neşr., İstanbul, 2010) isimli eserinde 1980 öncesinde Türk milletinin ateşle imtihan edildiği yıllarda Türkeş Bey ile ilgili olarak “o yıllarda bu hareketi Türkeş Bey’den başkası yönetemezdi. Çünkü herkesin düştüğü yerde o yeniden ayağa kalkıp yürümeye, koşmaya devam ediyordu.” sözleri dikkat çekicidir.

O büyük mücadele adamları ve bizler beş Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığa kavuştuğunu gören ve “Turan haccı”nı gerçekleştirip ata topraklarını, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’yi ziyaret edip dua kılma ve Şah-ı Zinde’nin manevi huzurunda sevinç gözyaşlarıyla Arif Nihat Asya’nın:

“Ağlayın, parmakları nur

Sularından kınalı kızlarım

Ağlasın Meraga göklerinden

Meraga’ya bakıp yıldızlarım

Yollara Kürşadlar uzanmış, ölü

Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü”

mısralarıyla dile getirdiği “Ağıt”ını okuma bahtiyarlığına erenlerdeniz.

Ay yıldızlı bayrağımız Birleşmiş Milletler’in önünde artık yalnız ve boynu bükük dalgalanmıyor. Kardeş beş Türk Cumhuriyeti’nin bayrakları ile birlikte Türk dünyasının büyük geleceğini selamlarcasına dalgalanmaya devam ediyor.

Türk tarihinin sarkacı yükselişe geçmiştir.” Semalarında ata ruhlarının dolaştığı Tanrı Dağları’nın gözyaşları da dinmeye başlamıştır.

Ve Sona Doğru…

“Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Herkes bir özleyişle yaşar… Ben de öylece

Altaylar’ın ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim”

 

1930-40’lı yılların büyük Türk Milliyetçilerinden merhum Prof. Dr. Remzi Oğuz ARIK evlilik gününde eşine imzaladığı fotoğrafın üzerine; “Bütün bir ömrü bir cephedeymiş gibi yaşayacağız aziz eşim.” diye yazmıştır. (Nurettin Topçu, Millet Mistikleri, Dergâh Yayınevi, 5. Baskı Nisan 2017 İstanbul)

O neslin takipçilerinden merhum Ayvaz Gökdemir Ağabey de yüce Peygamberimizin “Korkaklıkta ar, ileri gitmekte şeref vardır. Kişi korkmakla hükm-i kaderden kurtulamaz.” buyruğuna uygun, emsalsiz bir mücadele hayatını -kelâmı ile kalemi ile üstün vasıflı idareciliği, siyaset ve devlet adamlığı ile- korkusuzca, sürdürerek bütün bir ömrünü cephedeymiş gibi yaşadı.

Büyük fikir insanı merhume Samiha Ayverdi Hanımefendinin bir sözünü hatırlıyorum: “Nasıl bir tohum toprağa atıldığında uygun bir nemi ve ısıyı bulduğunda yeşerir ve dal budak salarsa zaman da böyledir. Zamana hangi fikir ve inançları bırakırsanız onlar da günü geldiğinde yeşerecektir.” Ayvaz Gökdemir ve onun gibi Türk İslam davasını gönülden gönüle taşıyan ülküdaşlarının bu uğurda verdikleri emek çektikleri çileler insanüstü fedakârlık ve gayretleri nesilden nesile söylenecek ve yaşatılacaktır.

Takvimler 19 Nisan 2008’i gösterirken Ankara’da ATO salonunda, Türk Ocakları’nın 37. Kurultayı yapılıyordu. Rahatsızlığından dolayı dostlarının gelme şeklindeki ikazlarına rağmen o gün çıkıp kurultaya gelmişti. Sanki büyük bir şölene katılır gibi coşkuluydu, çok güzel giyinmişti, gözlerinin içi gülüyordu. Bütün dostları ile sarıldı, kucaklaştı, hasret giderdi. Bunun bir veda buluşması olduğunu nereden bilebilirdik. Çünkü insan –ölümün bir yokluk, hiçlik değil, bir fani dünyadan ebedî âleme göçüş olduğunu– bilse de sevdiklerine ölümü yakıştıramıyor.

Ayvaz Gökdemir, Bütün bir ömrünü cephedeymiş gibi yaşadıktan sonra yorgun kalbi durdu. Ötelerden gelen “Rabbine dön!” davetine uyarak 19 Nisan 2008 tarihinde dünya hayatına veda edip ukba (ahiret) hayatına adım attı. Toprağa verildiği gün de “kutlu doğum” günü idi.

Benim için Ayvaz Gökdemir, geç bulup erken kaybettiğim bir “ağabey”di.

Ayvaz Gökdemir, geride bıraktığı evlatlarına ve yakınlarına dünya malı, dünya serveti olarak pek bir şey bırakmadı ama bu gök kubbede daima hoş bir sada ile anılacak “abide bir şahsiyetin şerefli namını” bıraktı. Onun döneminde yetişen öğretmenlerden sonuncusu da son nefesini verinceye kadar bu hoş sada gök kubbede çınlamaya devam edecektir.

Fani tarafımız onun ve onun gibilerin yokluğuna alışamasa da “yegâne ümit ve tesellimiz Cenab-ı Hakk’ın bu büyük ve aziz ruhları yaratmak iktidarına ve daima yaratacağına dair inancımızdır.”

İnanıyoruz ki, huzuruna vardığında Hz. Resulallah, Ayvaz Gökdemir’in alnından öpecektir. Aynı şekilde Tanrı ve Altay Dağları’nın, semalarında dolaşan atalar ruhları başta Kürşad Ata olmak üzere “Hoş geldin Ayvaz Bey Kutlu Olsun!’ diyeceklerdir!

12.03.2022

*KÜBBİYE Gazintep Büyükşehir Belediyesi Tarih Kültür Sanat Dergisi

Ayvaz Gökdemir Özel sayısı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz