ŞEHİRLERİN KARDEŞLİĞİ KAHRAMANMARAŞ-TRABZON

0
40

1.TRABZON TARİHİ

Trabzon’un kuruluşu M.Ö.2000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Erzurum’dan geçen ve İran sınırına varan, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan tarihi İpek Yolu’nun başlangıcında kurulan Trabzon şehrinin ilk kurucularının Orta Asya ve Kafkaslar’dan bölgeye gelen Turanî kavimlerden Marlar olduğu düşünülmektedir.

Milattan çok önceleri atın sür’atinden, demirin üstünlüğünden faydalanarak Orta Asya’dan kopup gelen ve Anadolu’da büyük bir uygarlık meydana getiren Eti Türkleri’ni takiben Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru vuku bulan Türk göçleri, Doğu ve Orta Avrupa tarihinin temelini oluşturmaktadır.

M.S. 374’li yıllarda yeniden başlayan bu göçler, yaklaşık olarak her yüzyılda en az bir kez olmak üzere, binli yıllara kadar devam etti. Bu göçlerle birçok Türk boyu ve oymakları Karadeniz kıyılarına yerleştiler. Burada yaşayan Türkler, Fatih’in İstanbul’u fethine kadar Rumlar’ın baskısı altında yaşadılar ve kısmen de eridiler.

2.TRABZON’UN FETHİ

Şair Ali Akbaş ağabeyimizin şiir diliyle başlarsak:

“Ve sonra akın akın

Uzağı yakın eden atlarıyla

Türkler gelmiş Anadolu’ya,

Hükümrân olmuşlar toprağa, suya;

Kılıçları keskin, bilekleri kavîymiş,

Lâkin tülbentten yufkaymış yürekleri,

Avları herkese müsâvîymiş…”

1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra, Anadolu kapıları Müslüman Türkler’e bir defa daha açıldığında, Trabzon ve civarının Türkleşmesi-İslâmlaşması hızlanmıştır. Malazgirt Zaferi’nin açtığı gedikten yeni vatana giren cedlerimiz, değişik zamanlarda Trabzon önlerine kadar gelmişler ve Trabzon Rum Devleti’nin hâkimiyeti altında bulunan bu topraklarda İslâm’ı yaymak için Fatih’ten önce de, sonra da gönüllü şeyhler, dâîler ve dervişler yoğun bir faaliyete girmişlerdir. Esas ve kalıcı fetih ise, 1461’de Fatih Sultan Mehmet Han tarafından gerçekleştirilmiştir. 

 

3.TRABZON’ DAKİ KAHRAMANMARAŞLILAR

 Trabzon’un fethinden sonra, bu yörede İslâmiyet’in yayılmasında öncülük eden manevî ordunun önde gelenlerinin üçü de Kahramanmaraş’ta evliyaullahtan sayılan Saçaklı Mehmet Efendi’nin kardeşleri Osman, Hasan ve İlyas Efendiler idi. Bu zatlar, Trabzon ile Maraş arasında sarsılmaz bir gönül bağı kurmuşlardır.  Trabzonlular ve özellikle Oflular ve Çaykaralılar,  İslâmiyet’i tebliğ etmiş oldukları için, Kahramanmaraşlılar’ı çok severler. Buralardaki birçok sülâle, kendilerinin Saçaklızadeler’den geldiğini söylerler. Kahramanmaraşlılar’ın da Ofluları, Trabzonluları çok sevdikleri aşikârdır.

Trabzon-Kahramanmaraş kardeşliğinin bir başka önemli halkası, Trabzon’da mezarı bulunan ve Gülbahar Hâtun olarak anılan Ayşe Sultan’dır. Ayşe Hâtun, Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey’in kızı olup, 2. Bayezid’in karısı ve tarihimize bir şimşek gibi girip büyük zaferler kazanan Türkler’in hakanı ve Müslümanlar’ın halifesi Yavuz Sultan Selim Han’ın annesidir.

 Dulkadiroğlu Beyliği’nin merkezi ise Maraş olup, bu duruma göre Gülbahar Hâtun Maraşlıdır. Oğlu Yavuz Sultan Selim’in Trabzon Valiliği sırasında, Trabzon’da yaşamış, birçok akrabasını Trabzon’a getirmiş ve Trabzon-Maraş kardeşlik köprüsünün Trabzondaki ayağı olmuştur.

Yavuz Sultan Selim Han, padişah olmadan yedi sene evvel, yâni 1505 yılında, Trabzon’da vefat eden annesi Ayşe Gülbahar Hâtun için önce bir türbe yaptırmış, pâdişah olduktan sonra da,  1514 tarihinde bu türbenin yanına câmi, imâret, mektep, darü’l-kurra ve medrese inşâ ettirerek burasını büyük bir külliye hâline getirmiştir. Bu külliye, Osmanlılar’ın Trabzon’u fethetmesinden sonraki ilk büyük eseridir. Şair diyor ya… “Ardına çil çil kubbeler saçan ordu!” Tıpkı onun gibi! Günümüzde, Trabzon’un merkezinde, Gülbahar Hâtun adıyla bir mahalle ve bir câmi vardır. Külliyeden ise, günümüze sadece câmi ve türbe kalmış olup diğerleri yıkılmıştır.

 Bu vesile ile Trabzon’un değerli Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükcüoğlu’nun, Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık’ın, Çevre ve Şehircilik Bakanımız Erdoğan Bayraktar’ın ve Başbakanımız’ın himmetleriyle bu külliyenin aslına uygun olarak yeniden inşa ve ihyasını beklediğimizi ifade etmek istiyoruz.  Böylece, “yapmasını çok iyi bilen şark, muhafaza etmesini bilmez” sözü de tekzip edilmiş olacaktır. Bir cihan padişahının annesinin hâtırasını yaşatmak insanî ve İslâmî görevimiz olduğu gibi bu tarihî şahsiyetlere karşı da vefa borcumuzdur.

Of tarihinin en önemli hoca ve müftü ailelerinden Bakkalzadeler, Efendioğulları, Fındıkoğulları, Fettahoğulları gibi birçok aile kendilerinin Kahramanmaraş’tan geldiklerini söylerler ve bazıları köklerini Saçaklızadeler’e dayandırırlar. Taşana tarafındaki Şenterziler kendilerinin köklerini Maraş’ta ararlar.

                Ayrıca Sürmene’deki Dulkadiroğulları soyu da Kahramanmaraşlı Dulkadiroğulları’ndandır. Onun yanısıra, Dulkaroğlu, Maraşlıoğlu, Babolioğlu, Fettahoğlu, Hacıfettahoğlu, Solakoğlu, Çolakoğlu gibi adlar özellikle Sürmene ve Of çevresinde yaygın olup Dulkadiroğlu soyundandır. 

Bu ailelerin bu beldelere gelişi, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Savaşı dönüşünde, 1515 yılındaki Turnadağ Savaşıyla ortadan kaldırdığı Dulkadiroğlu Beyliği’nin belli başlı sülâlelerini başka yerlere iskân etme siyasetinin bir neticesi olarak gerçekleşmiştir. Bu vesile ile birkaç kişinin soy ağacını takdim etmekte fayda görmekteyim:

 Mustafa Bakkaloğlu: Soyu, Kahramanmaraşlı Osman Efendi’den gelmektedir. Anne tarafından en eski dedesi, Türkistan’dan gelen bir aileden geldiği rivayet edilen Hafız Hâlim (Sarıahmetoğulları)dır. İki dedesi de Çanakkale Savaşları’nda şehit olmuşlardır.

Mahmut Efendioğlu: Bu sülâlenin 18.yüzyılda Bağdat’tan veya Kahramanmaraş’tan geldiği söylenir. Kardeşleri Hüseyin Efendi ve İbrahim Efendi âlim zatlar idi. Mahmut Efendi, Of’ta en çok talebe yetiştiren âlimlerden birisi idi.

 Bursa Barosu avukatlarından Av. Reşit Azmi Bilgin Bey Hanecioğulları olarak bilinen sülâlelerinin, Trabzon’un fethinden sonra, Kahramanmaraş’tan gelip önce Vakfıkebir bölgesine yerleştirildiklerini söylemektedir. Bu aile, Of kazasında padişah fermanlarını okumak üzere görevlendirilmiş bulunan Hanecizade Hacı Tahir Efendi’nin soyundan gelmektedir.

Ankara Balgat’ta ticaretle uğraşan Hacıabdullahoğlu ailesi de köklerinin Kahramanmaraş’tan geldiğini söylemektedirler. Bu konuda daha yüzlerce örnek gösterebilmek mümkündür.

Saçaklızade kardeşlerden sonra, Kahramanmaraşlılar’ın, Elbistanlılar’ın Trabzon’a ve özellikle Of’a ve Çaykara’ya yerleştiği görülür. Bugün Elbistan’da Abdikoğulları vardır ve Of’ta da Aşağı Kışlacık köyünde Abdikoğulları vardır. Yüzyıllar sonra iki ayrı yerdeki sülâle birbirlerini henüz tanımış bulunmaktadır. Of’lu Abdikoğulları’ndan değerli kardeşim Halil İbrahim Abdik ve ağabeyleriyle tanıştığım gibi, Elbistan’daki Abdikoğulları’ndan rahmeti rahmana kavuşan Hüseyin Abdik ve Mehmet Abdik amcaları da tanırdım. Aynı aileden Hamdi Abdik Bey kırk yıllık dostum ve arkadaşımdır.

  1. ŞEHİR, CAMİ, MEKTEP, EVLİYA, TÜRBE,

 Bizim medeniyetimiz dinî bir medeniyetti. Beğendiği, benimsediği adama ölümünden sonra verilecek bir tek rütbesi vardı: Evliyalık.

Fethin şehitlerinden sonra, fethedilen yerlerde bir de manevîyatın muharipleri gelmiş, cemiyetin hayatına kuvvetle karışmış ve devrine temiz ahlakın nefisle devamlı bir mücahede ve murakabeden doğan hikmetin, sevginin izlerini geçirmiş, hülâsa kendi tecrübelerini başkaları için faydalı bir şey yapmışlardır. Zaten bu velilerin çoğu hayatlarında ev, dergâh, bahçe olarak mezarlarını hazırlarlar. Hz. Ebubekir Efendimiz (r.a.)’in ifadesiyle söylersek, onlar “ Kendilerine mezar hazırlamazlar, kendilerini mezara hazırlarlar.” Yaşadıkları ve ibadet ettikleri yerler, onlar için bir çeşit koza gibidir. Onların mezarlık haline gelmesi, daha sonra ruhaniyetlerinden feyz almak isteyenlerin de onlara komşu olmayı tercih etmelerindendir.

 Ölüm burada, hemen iki, üç basamak merdiven ve bir, iki setle çıkılıveren bir bahçede hayatla o kadar kardeştir ki, bir nevi erme yolu, yahut aşk bahçesi sanılabilir.

Üstüne eğildikleri Kur’an sayfalarının aydınlığını benimseyen ve ferdî çizgilerini böylece onda erittikleri yüzleri, bize artık bir insan yerine iyi tezhip edilmiş bir Fatiha gibi ilhamlı ve rahmanî görünen bu insanlar, eski medeniyetimizin belki en güzel ve en iyi taraflarıydı. Kendisi de Dulkadiroğulları sülâlesine mensup olan Sultânü’ş-Şuârâmız Üstad Necip Fazıl Kısakürek de bu güzel insanların gül cemâlini târif ederken;

“O yüz, her çizgisi tevhid kaleminden bir satır,  

O yüz ki, göz değince Allah’ı hatırlatır.”  demiştir.

 Onların sayesinde devirlerin sert hayatı yumuşuyordu. Bunlar, devirlerinin asık yüzünde bir şefkat hâlesine benzerlerdi. Bunlar, Müslüman merhametinin ve müsamahasının en güzel misaliydiler. Kendisinin ebedi olduğuna inanan bir topluluk, vefat etmiş bu mukaddes insanlarla âhiret ülkesini fethediyor, onlarla ebediyetteki devletlerini, koza örer gibi kuruyordu. O topluluk Türk milletidir.

Böyle bir toplumun mensubu olan kişi, aklın ve kalbin müşterek bir iman beyannamesi sâyesinde, yolunun açık, ufkunun aydınlık, amacının kesinleşmiş ve hayat sisteminin ana hatlarıyla belirlenmiş olduğunu görür.

 Toplumun değişimi ferdin değişimiyle başlar. Değiştirme veya değişim kavramı, bir hâlden başka bir hâle geçiş, ya da önceki durum veya davranıştan uzaklaşma şeklinde tanımlanmıştır. Kur’an’da üzerinde durulan ve kulların kurtuluşu için tavsiye edilen değişim, kötü olandan iyi olana; şirkten tevhide, adâletsizlikten adâlete, imansızlıktan imana, batıldan hakka doğru bir tekâmüldür. Ferdin nefsindeki tekâmül topluluğa da mutlaka yansır ve nefisi bükme gücünü kendilerinde bulanlar,  toplumdaki kusurları da ıslah etme gücünü gösterirler. Kısacası, atalarımız dünya mutluluğu ve ahiret saadeti için ne yapmamız gerektiğini, bizzat yaşayarak bizlere öğrettiler.

Türkistan’ın derinliklerinden Anadolu coğrafyasına, Balkanlar’a , Afrika’nın içlerinden Sibirya’ya kadar bütün eski kültür coğrafyamızda bâzen aşılmaz dağların yamaçlarında medfun oldukları yerlerde diri bir insandan daha heybetli, adeta Türkleştirdiği, İslâmlaştırdığı bölgenin en can alıcı yerinde, nokta nöbeti tutmakta ve Rabbimizin buyurduğu ‘’Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız’’ âyetini bütün sesleriyle biz dirilere haykırmaktadırlar.

                Bâzen engin ovalarda, bâzen kadim şehirlerimizin mahalle aralarında, ulu çınarların, serin selvilerin gölgesinde, bâzen mahalle mescitlerinin yanı başında karşımıza çıkıveren mütevazı kabirlerinde yatan alperenler, Ahmed Yesevî dervişleri, Müslüman Türklüğün vatan coğrafyasındaki tapu senetleridir.

Yine Ali Akbaş Ağabey Erenler Divanı şiirini şöyle bağlıyor;

“… El ele perçin oldular,

Derilip yüz bin oldular

Uçup güvercin oldular

Göklere kıldılar seyran.

Bir köşede kaldım hayran

Gördüm ki;

Her şehrin bir sahibi var,

Her sahibin bir naibi var,

Hacı Bayram,

Hacı Bektaş,

Adım adım,

Taş taş,

Mülkü tapulamışlar!”

O Horasan Erenleri ki, tekbir getirerek tek “Bir” için gönül fethine çıkmış “Yesi Güvercinleri”dir. Onlar ki;  “Gül” dalında filiz veren kutsî eller tarafından sülüs bir hat zârâfetinde kaleme alınmış olan ve gönüllere hitap eden birer “nübüvvet mektubu”dur.

Onlar; irfan ateşinde şekillenen muhabbet nefesiyle gönüllere girmişler, kalpten kalbe bir sevgi yumağı örmüşler, Muhammedî bir sevdânın ruh enginliğine varmışlar, fütüvvet ahlâkını ve irfan geleneğimizin efsunkâr güzelliklerini her gittikleri yerde goncaya durdurmuşlar, Anadolu coğrafyasını îmân nûruyla yoğurmuşlar ve bu toprakları Müslüman Türk Milleti’ne ebedî vatan kılmışlardır.

Onlar, velveleli bir hayatın sonunda dinlendirici hassaları olan bir suda yıkanır gibi bu mezarlarda uyuyorlar ve şimdi, biz, onların mezarlarını ziyaret ederken bu sükûnun, büyük bir deniz gibi etrafımızda dalga dalga yükseldiğini hissediyoruz. Onlar ruh kudretleri ve kerametleriyle şehirlerimizi muhasara ederler.

‘’Ölmeden ölünüz’’ emrini ve ebedi hakikatini hayatlarına sindirmiş, ince ve zayıf ruhlu rüya adamlarıdır.

Yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu yeni bir dinin doğuşuna benzeten Horasan erlerindendir onlar.

 Sade mimarili bir türbe, çok defa tahtadan, sırasına göre oymalı ve zarif, bâzan de düz ve basit bir sanduka, birkaç işlenmiş örtü veya düz yeşil çuha, bir kavuk, bir tuğ… İşte cedlerimize ebedi hayatı tecessüm ettirmeye yeten malzeme bundan ibarettir.

                Fetih orduları, üst üste akınlarla doğudan Anadolu’ya ve Balkanlar’a girdikçe, bu ordularla birlikte yeni vatanı şehir şehir atalarımız ve çocuklarımız adına teslim alan türbeler, câmiiler ve külliyeler ordusu da fethedilen şehirlerin baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevî çehresini gelecek zamanlar için hiç değişmeyecek şekilde tesbit etmiştir.

 Bu eserler eski Türk şehirlerinin ortasında yaşanan zamanla ebediyet arasında aşılması çok kolay bir köprü gibi adeta üçüncü bir zaman teşkil ederdi.

Onlar, kartal süzülüşlü orduların arkasından girdikleri şehirlerin ortasında, dilimiz ve kılıcımız gibi ilk atalar yurdundan getirdiğimiz şekilleri, etraflarındaki bütün hayat birdenbire değişir, derinden kavrayan bir girdap gibi toprak kendisine yeni bir ruh, yeni bir nizam verildiğini duyar.

Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş; ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Ah, bu eski sanatkârlar ve onların dokundukları şeyi değiştiren, en eski bir unsurdan yepyeni bir alem yapan sanat mucizeleri!

 4.SAÇAKLIZADELER

 SAÇAKLI HOCA: Saçaklızadelerin ilk bilinen ve kerametleri olan,  Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya hükmettiği dönemlerde medrese eğitim düzeni üzerine çalışmalarıyla tanınan devrin en önemli âlimlerinden biri idi. Asıl adı Mehmet’tir. Babası Maraş câmilerinden birinde imamlık yapan Ebu Bekir Efendi’dir. “Saçaklı” lakabını ilk olarak bu din âlimi almıştır.

Saçaklızade Muhammed Maraşî adıyla birçok risale yazan bu âlimin risalelerinin çoğu, bazı kaynaklara göre İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.

Türbesi halen Gazianteplilerin büyük bir vefa duygusuyla adını verdikleri Saçaklı Mahallesi Ayni Bedrettin Caddesi 29 numaradaki Hüseyin Kargın adlı şahsın ev ve arsası üzerindedir.

 Saçaklı Hoca’nın diğer üç kardeşi Osman, Hasan ve İlyas Efendiler, Fatih’ in Trabzon’u fethettiği 1461 yılından sonraki yüzyılda Trabzon ve havalisine gelmişlerdir.

 Âlim ve derviş ruhlu Saçaklızade Osman Efendi (yaklaşık 16-17 yy.) ve kardeşleri gerek hayatları ve gerekse kişilikleriyle halka örnek olmuşlardır. Bu sebeple bölge halkı, bu şahsiyetlere sahip çıkmış ve onları kendilerinden kabûl etmiştir. Çevresinde çok derin izler bırakan Saçaklızade, Paçan Köyü’nde vefat etmiş ve köy câmisinin önünde türbesi yapılmıştır. Hâtırasına hürmeten de bu köyün adı Maraşlı olarak değiştirilmiştir.

 Merhumun mezar kitabesinde şair Mustafa Cansız ‘ın:

“Of’a iman-ı İslâm-ı getirdi kemalin menbaı Maraşlı Osman        

 Ne kutsî kudrete malikti hayret, boyun eğmişti bir görmede ruhban

 Dokuz yüz altmış idi hicri yıl, Onu rahmetlere gark etti Rahman‘’   mısraları yer almaktadır.

 Manevî büyüklerden Hasan Efendi’nin mezarı Of’un Eskipazar Beldesi Kavak Câmii önünde bulunmaktadır. Çaykara’nın Çayıroba köyünde (Yente yaylasında) bir câminin içinde kardeşlerin en küçükleri olan İlyas Efendi yatmaktadır.

 Fatih Sultan Mehmet dış fethi, Maraş’tan gelen Saçaklızade kardeşler ise iç fethi gerçekleştirmişlerdir.              

 Bu fetihle beraber kadim medeniyetin eserleriyle örtülü bu topraklarda yeni bir nizam çiçek açtı, küçük, mütevazı mabetlerde Allah’a ibadet edilmeye, Trabzon Kalesi’nin üstünde başka türlü hasretlerin türküleri söylenmeye başlandı. Ve günün birinde bu toprağın yeni sahipleri içinden gelen gönül erleri Of ve civarına birer muhacir kuş gibi yerleştiler ve insanlara yeni hakikatlerin sırlarını açtılar. Bunlar ledünni hazların, ahiret saadetlerinin, kendisini sevgide tamamlayan ruhun, bir nur tufanı gibi iştiyakın, kendi derinliklerinde Allah’ı bulan bir murakabenin hakikatleri idi.

Saçaklızadeler, çok bereketli bir devrin büyük insanları; bir vefa uğruna geldiler görev yapıp göçtüler. Onlar, insanlığın içinde bulunduğu bunalımın derin bir karmaşaya doğru çözülemeyen bir hal aldığı dönemde, bu bölgeye saadet getirmişlerdir.

Bütün varlıklarını, ailelerini, çocuklarını, Mekke’de bırakarak Allah yolunda hicret eden Mekkeli muhacirleri örnek alan Saçaklızade kardeşler; insanlık âleminin ibret levhası konumundadırlar. Trabzon ve havalisinin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında zor şartlarda sıdkın, mertliğin, ahde vefanın, sorumluluk duygusunun, ihlâsın zirvesini bulmuş o güzel insanların büyük hissesi vardır.

Manevi değerler, uyulması gereken prensipler ortaya koyarak, fert ve toplum hayatında bütünleşme, sosyal istikrar ve sistemin sürekliliğini sağlar. Dinin, ahlaki ve manevi değerleri canlı tutmada ciddi bir rol ve gücü vardır.

Dinler söz konusu olduğunda temel mesaj; barış, birlikte yaşama, insanların vakarı, sosyal adalet ve ahlaki toplum çevresinde yoğunlaşır.

Manevî değerler fertlerin aidiyet ve teslim olma yönleriyle ilgilenir, insan ve toplum ilişkilerini güçlendirir. Bu duyguları ta 16. Yy. da bizlere aşılayan, bölgemizdeki manevî fethe iştirak eden Saçaklızadelere selâm olsun. Hakkaniyeti, birbirimize sevgi ve saygıyı aşılayıp adeta bir pusula görevi icra eden Saçaklızadelere ve bütün gönül sultanlarına selâm olsun.

 Bilim adamı ve gönül ehli olan Saçaklızade kardeşler, sabırla, Hıristiyan olan insanlara İslâm dinini anlatarak Müslüman olmalarını sağladılar. Onlarla birlikte yaşadılar, alışverişte bulundular, acılarını ve mutluluklarını paylaştılar. Bu sâyede halk tarafından sevildiler ve itibar gördüler. Öyle ki onların tutum ve davranışları Trabzon ile Kahramanmaraş arasında sevgi ve muhabbetin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bugün Kahramanmaraş’ta yaşamakta olan veya şehri ziyaret eden herkes bunu açıkça görebilmektedir. Kahramanmaraşlılar, Trabzon Caddesi’nden geçerken Trabzon sınırları içinde yatan Kahramanmaraşlıları da yâd etmektedirler.

                İnsanlığa hizmet uğruna bir ömür vermiş bir hayat sunmuş bu fedakâr, cefakâr ve hizmetkâr büyüklerimize sevgi ve hürmet beslerken, onlardan aldığımız dünyamızı da ahretimizi de huzura dönüştürecek manevî mirası, Türk İslâm mirasını, gelecek nesillere miras bırakacak yazılı olarak aktarma görevimiz vardır.

                Vefa; sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, borcu ödemek anlamlarına geldiği gibi; görülen iyiliği unutmamak ve iyilik yapana teşekkür etmekle kalmayıp minnet duymaktır. Vefa sadakatin nişanesidir. Rahmet, inayet ve şefkat vefalı olanlara gelir. Ahde vefa göstermek imanın gereğidir. “Ahde vefası olmayanın imanı ve dini olmaz”.Bunun içindir ki Saçaklızade Osman Efendi, Hasan Efendi ve İlyas Efendiye, zor şartlar altında ta Kahramanmaraş’tan kalkıp bu bölgeye yapmış oldukları İslami çalışmalardan dolayı sevgi, saygı ve sonsuz minnettarlık duymak gerekir.

                Bu vefanın bir nişanesi olarak Kahramanmaraş’ta 1993’te kurulan Saçaklızade Vakfı, eğitim ve kültür faaliyeti yürütmenin yanı sıra, günde 600 fakir insanın iki öğün sıcak yemek yemesini sağlamakta, aşure günleri ve kutlu doğum  haftası gibi faaliyeti de yürütmektedir.Bu vakıf, ayrıca, fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak için Uncular Câmisi külliyesi içinde 12 Mayıs 2006’da bir de mağaza açmıştır. Fakirler mağazadan alışveriş yapar gibi ihtiyacı olan ürünleri karşılıksız alabilmektedir. Bütün bu hayırlı hizmetler ve gelişmeler Saçaklızade kardeşlerin azîz hâtıralarına hürmeten yapılmaktadır. Bu konuda bir hizmet hamlesinin de Trabzonlular’dan beklendiğini ifade etmek isterim.

SON SÖZLER

Saçaklızadeler’in Of’a gelip Karadeniz bölgesini İslamlaştırma çalışmasından bu güne kadar İslam adına her ne yapıldıysa, ne kadar alim, hafız yetiştiyse, besmele çekildiyse, ne kadar camii, kurs, hayır kurumu inşa edildiyse kısaca ibadet, kulluk adına, hayır-hasenat adına ne işlendiyse işleyenlerin, yapanların sevaplarında her hangi bir eksilme olmadan, bir misli sevap Maraşlı efendilerin defterlerine de yazılmıştır, yazılmaya devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecektir.

Bu topraklarda yaşayan insanlar binlerce yıldır dostça birlikte yaşadı. Bugün meselelerimizin çözümü de bu kardeşlik anlamının altında gizlidir. İnanıyorum ki bu kardeşliğimizi bozmazsak meselelerimizi de kolayca çözebiliriz. İki şehrin kardeşliğine, birliğine vurgu yapmak aynı zamanda Van ile Maraş’ın, Hakkari ile Edirne’nin, Diyarbakır ile Trabzon’un, Ağrı ile İzmir’in ve bütün Türkiye’nin,  Kaşgar’la Endülüs’ün,Buhara ile Bursanın, Bursa’yla Üsküp’ün, Rize’yle Prizren’in, Kerkük’le Akmescit’in, Halep’le Kazan’ın, Medine ile İstanbul’un,Taşkentle, Bişkekle, Astanayla, Baküyle Ankaranın bütün bir Türk İslâm dünyasının kardeşliğine vurgu yapmak olur.          

Trabzon’da böyle bir toplantının tertip edilmesi, dünden yarına kapılar açılıp, köprüler kurulması, mâzi-hâl-istikbâl temâdiyet şuurunun kıyama durdurulması ve yüreklerin böylesi bir îman, inanç, azim ve kararlılıkla çarpması sâyesinde istikbâle dâir umutlarımızı daha da güçlendirirken,  yâdımıza da Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı”ndaki şu mısralar düşmektedir:

” Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-ı cihândır,

Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır.”

 Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi en kalbî muhabbetlerimle selâmlıyor ve bu güzide toplantıyı tertip edenlere de yürekten teşekkür ediyorum.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here