ŞEHİT DURSUN ÖNKUZU’NUN AZİZ HATIRASINA

0
27

“Önkuzu hey! Önkuzu!

Önde gider Önkuzu…

Anası ‘Dursun’ demiş;

Durmaz gider Önkuzu.”

Bundan tam elli yıl önce, 23 Kasım 1970 günü, Ankara’da Ülkü Ocakları Birliği üyesi Ertuğrul Dursun Önkuzu öğrencisi olduğu Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda, kendilerini ‘devrimci’ diye adlandıran aşırı solcu komünist anarşistler tarafından akıl almaz işkencelere maruz bırakılıp, vücudunun çeşitli yerlerine fiziki baskılar yapılıp, ciğerlerine pompa ile hava basılıp binanın üçüncü katından pencereden atılarak kahpece şehit edildi.

Ertuğrul Dursun Önkuzu komprador çocuğu değildi, general çocuğu değildi, milletvekili-bakan çocuğu değildi Tokat’ın Zile kazasında geçimini el emeği ile sobacılık yaparak sağlayan Abdullah Önkuzu’nun üçü kız dört çocuğunun en büyüğüydü.

Ankara’ya, yüksek tahsile, büyük umut ve hayallerle gelmişti. Okuyup hayata atılacak, kardeşlerinin yetişmesi için babasına yardımcı olacak, teknik liselerde öğretmenlik yaparak Türk çocuklarının başarılı birer teknik adam olarak yetişmelerine gayret edecekti.

Çocuk yaşlardan beri Türk Milletinin iman ve ruh köküne bağlı olarak yetişmişti. 

Ankara’ya yüksek tahsile geldiğinde, Türkiye’nin hızla bir anarşi ortamına çekilmeye çalışıldığına şahit olmuştu. 

1961 anayasasının getirdiği geniş hürriyet ortamından istifade eden çeşitli aşırı sol gruplar, özellikle üniversite ve yüksekokulları kendilerine üs olarak seçmişlerdi. Fakültelerin duvarlarını Karl Marx’ın, Lenin, Stalin ve Mao’nun, Che Guevara’nın komünist Arnavutluk’un diktatörü Enver Hoca’nın fotoğraflarını asıyor, bu fotoğrafların karşısına geçip ibadet eder gibi vecde gelip devrim yeminleri ediyorlardı. Üniversitelerde özerklik vardı ama bu özerklik yanlış yorumlanıyor, ilmi özerklik yerine olaylar çıktığında polis, jandarma üniversite yönetimi davet etmedikçe içeriye giremiyordu. Rektörler, dekanlar devrimcilerin tehditleri karşısında şerlerinden bizar olmuş, sinmişler, fakülte işgalleri ve boykotlara karşı seslerini çıkaramıyorlardı. Tehdit altında devrimcilerin bildirilerine imza atıyorlar, bazı üniversite hocaları ise altmışından sonra devrimciliği keşfederek hiç hicap duymadan bu aşırı solcuların yürüyüş ve mitinglerinde kara cübbelerini sürükleyerek boy gösteriyorlardı. Devrimci militanlar şehirde gerçekleştirdikleri banka soygunu, polisle silahlı çatışma ve kendilerine karşı çıkan gençleri kaçırıp işkence etmeye kadar varan suçlarının karşısında üniversite özerkliğinin arkasına sığınıp polisi içeri aldırmıyorlardı. Milliyetçi bildikleri üniversite hocalarına kurşunlamaya kadar varan saldırılar düzenliyorlardı. Mahallelerde kurtarılmış bölgeler ihdas etmişler, kendi görüşlerinden olmayan aileleri göçe zorluyorlardı. 

1950’den beri bir türlü iktidar yüzü görmeyen Cumhuriyet Halk Partisi kendisine iktidar imkanı vermeyen Türk milletinden intikam alır gibi bu aşırı sol grupları himaye ediyordu. 

Milli mücadelenin kahraman İsmet Paşası ilerlemiş yaşında ‘Sol’u keşfetmiş, genel sekreteri Bülent Ecevit ile birlikte aşırı solun her rengine şemsiye görevi üstlenmişlerdi. 

Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine sızmış ve Cemal Madanoğlu gibi eski tüfek darbeci unsurlardan Behice Boran’ın işçi partisine günümüzde ulusalcı geçinen Maocu Doğu Perinçek’in başını çektiği onlarca Marksist, Leninist fraksiyon aralarına bugünkü PKK’nın nüvesini teşkil eden ‘Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nı da alarak Türkiye’yi kanlı bir geleceğe, bir iç harbe ve diktacı sol bir darbeye sürüklüyorlardı. 

1970’li yıllarda, son bağımsız Türk devletinin birçok cephede düşmanları olsa da baş düşmanı komünistlerdi. 

Yirminci yüzyılın emperyalizmi, koloniciliği toplarla, tüfeklerle değil; ideoloji silahlarıyla, propaganda ile yapmaktaydı. 

Yeni kolonicilik (neokolonyalizm) denilen bu taarruz metodu başarıya ulaşmak için bir memlekete yabancı askerler sokmak yerine o memleketin birtakım aydınlarını avlamayı ve onlar vasıtasıyla iktidara gelmeyi tercih etmekteydi.

Bir yandan ABD’nin başını çektiği batı dünyası yoğun propagandalarla Türk aydınlarını, Türk gençlerini kendi saflarına çekip bir aşağılık duygusuna sürükleyerek kendisine yandaş olarak yetiştirmeye çalışırken Türkiye’nin de sanayileşmesini ilim ve teknikte yeni hamleler yapmasını istemiyor, bir tarım ülkesi olarak kalıp askerinin postalından silahına kadar kendisine muhtaç olmasını ve batının sanayii ürünlerinin bir açık pazarı haline gelmesini istiyordu.

Öbür yandan Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Türkistan coğrafyasında büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş, bu coğrafyalarda yaşayan değişik milliyet ve dinlerden yüz milyonlarca insanı her türlü insan hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakarak bu milletlerin kanını emerek işlettiği sömürü çarklarıyla dünya üzerinde hegemonyasını daha da genişletmeye çalışıyordu. 

Sovyetler Birliği de başta Türkiye olmak üzere nüfuz alanına almak istediği ülkelerde yeni sömürgecilik metotlarıyla kendisine yandaş aydınlar ve gruplar oluşturmaya çalışıyor bunlar vasıtasıyla da Sovyet ideolojisini bu ülkelerde yayıyordu. 

Gerek Sovyet Rusya’nın gerekse Kızıl Çin’in Marksist, Leninist, Maoist ideolojisini benimseyenler Türkiye’nin yegâne kurtuluş yolunun sosyalist komünist sisteme geçmekle mümkün olabileceğini iddia ediyorlardı. 

Dünyanın hiçbir ülkesinde komünistler normal demokratik seçimlerle iktidara gelememişlerdir, bir grup sivil-asker terörist üzerinden ülkeyi hızla bir anarşi ortamına sürükleyip, iç savaş metotları ve tepeden inme bir darbe ile iktidar olmuşlardır. Türkiye’de de bu metotlarla iktidara geleceklerini saklamıyorlar ‘devrim kanla yazılır’, ‘kurtuluşa kadar savaş’, ‘halklara özgürlük’ ve benzeri sloganlarla niyetlerini ortaya koyuyorlardı. 

Bunlar sayı olarak kalabalık olmasalar da üniversiteler, basın yayın kuruluşları, TRT gibi özerk kuruluşlara sızmışlar, bir de Anadolu’nun temiz evlatlarını, gönüllerindeki adalet duygusunu istismar ederek taraftarlarının sayısını artırmaya çalışıyorlardı.

Ülkücülerin Gayesi Neydi?

Türkiye’nin geri kalmışlığından özellikle muzdarip olan ülkücü milliyetçi gençlik ise Türkiye’nin kalkınma yolu için ne batı emperyalizmine ne Sovyetlerin ve Çinin başını çektiği komünist emperyalizme bel bağlamanın doğru olmadığını, üçüncü bir yolun mümkün olabileceğini iddia ediyor ve şöyle diyorlardı: 

“Türk aydınları batı karşısında eziklik, küçüklük duygularına kapılmamalıdır. Bugün bilim ve teknolojide bizden ileride olabilirler ama bu aşılamayacak bir şey değildir. Bir kalkınma ve gönül seferberliği ile hukukun üstünlüğü ve lekesiz-gölgesiz bir adalet nizamını tesis ederek aşamayacağımız güçlükler yoktur.

Millet olarak Viyana yenilgisinden bu tarafa milli mücadeleye kadar yüzyıllarca batı Hristiyan dünyasının ve Rus Çarlığı’nın katiller sürüsü diyebileceğimiz güçlü ordularına karşı savaşmak zorunda kaldık. Bu savaşlar esnasında büyük toprak kayıplarına, milyonlarca insan kaybına, ekonomik yönden çöküntüye uğradık. Ve Sakarya’da Türk tarihinin sarkacı yükselişe geçti, yeniden ayağa kalktık. 

Binlerce yıllık bir maziye güçlü devletler kurma, büyük liderler, büyük ilim adamları, büyük sanatkârlar, büyük hukukçular yetiştirme kabiliyetine sahip Türk Milletinin,  mazideki ihtişamından gelecekteki büyük hedefine mutlaka varacağına inanıyoruz. Böyle bir milletin evlatlarının Marks’a, Lenin’e, Mao’ya, Mussolini’ye, Hitler’e hayran olması, özenmesi her şeyden önce bir tenezzül meselesidir. Hiçbir Türk genci böyle bir aşağılık duygusuna kapılmamalıdır. 

Büyüklük ve zenginlik Türk milletinin asli vasıflarıdır. Cihan devletleri kurmuş büyük Türk milletinin özlemi, büyük millet, güçlü devlet olmaktır. Bunun içinde batı dünyasının sömürgeciliğinin ve hastalıklarının bir sonucu olan kapitalizme ve komünizme yönelmek bizim için bir başka felaket olacaktır. 

Türkiye’mizin hızla kalkındırılması, çağlar üzerinden sıçrayarak atom ve uzay çağına ulaşması mümkündür. Bunun da her şeyden önce Türk Milletinin en çok ihtiyaç duyduğu, milli tarih şuuruna sahip, imanlı ve vatanperver, bilgili ve şahsiyetli kanaat önderleri, dünya çapında çok üstün kaliteli ilim adamları ve yüksek teknisyenler kadrosu yetiştirmekle mümkün olacağına inanıyoruz.”

Bu ulvi gayelerin peşinde koşan ülkücü Türk milliyetçilerini kendi karanlık emellerine  engel olarak gören aşırı solcu devrimci gruplar var güçleriyle ülkücü gençliğe saldırmaya başladılar. İşte şehadetinin ellinci yılında sonsuz rahmetlerle yad ettiğimiz Ertuğrul Dursun Önkuzu’da bu alçakça saldırılardan birinin hedefi oldu.  

Peki, Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun suçu neydi?

Bütün ülkücüler gibi Dursun Önkuzu’da Milliyetçi Büyük Türkiye’nin sevgilerle, huzurlarla inşa edileceğine, dost insanlarla kurulacağına dair inançlarını devam ettirmek için çabalıyorlardı. Bütün ülkücüler gibi Dursun Önkuzu’nun da suçu İslam imanına bağlı milliyetçi Türk genci olmaktı. Türk milletinin kurtuluşu ve büyük geleceğinin inşası için çalışmaktı. Bunun için de okuluna gitmek, derslerine devam etmek, sınıfını geçerek bir an önce mezun olup inandığı davasına hizmet etmek istiyordu. Bu sebeple okulu işgal eden aşırı solcu militanların hedefi oldu. Dursun Önkuzu’yu şehit eden katiller Dursun’a yaptıklarını Türkiye’ye yapmak, onu tehdit edip hançerlemek, sonra da kanını akıta akıta şehit edip yok etmek niyetindeydiler. 

1970’lerin Türkiye’sinde üniversiteler işgal edilirken devrimci militanlar, şehir gerillası metotlarıyla bankalar soyup, polis ve askerlerimizi şehit ederken, kır gerillası metotlarıyla dağlara çıkıp Türkiye’nin doğusunda yaşayan ve milletimizin vazgeçilmez bir parçası olan Kürt kardeşlerimizi devlete silahlı başkaldırıya teşvik ederken, Türkiye’yi yönetenler, bu tehlikeler karşısında büyük bir umursamazlık içindeydiler. İktidarda Adalet partisi vardı. Başbakan Demirel meselenin vahametinin farkında değildi, “Yollar yürümekle aşılmaz.” diyerek devrimcilerin eylemlerini hafife alıyordu, iktidar olmak için sadece meclisteki sandalye çoğunluğunun yeteceğini zannediyor, komünistlerin ve darbeci grupların dünyadaki benzeri çalışmalarından habersiz gibi davranıyordu. 

Merhum Demirel’in bu umursamaz tavrının 1965’lerdeki çarpıcı bir örneğini 1960’lı yıllardaki İstanbul’da milliyetçi gençlik liderlerinden merhum Ali Karcı hatıralarında şöyle anlatıyor:

 “1965’de İstanbul’da Milli Türk Talebe Birliği bünyesinde faaliyet gösteren Milliyetçi gençler olarak Mehmet Niyazi Özdemir’in başkanlığında iki yüz kişilik bir heyet oluşturarak otobüslerle Ankara’ya dönemin başbakanı Süleyman Demirel’i ziyarete gittik. Kendisine aşırı solun özellikle üniversite yüksek okullarda yürüttüğü komünizan faaliyetlerini ve alınması gereken tedbirleri ihtiva eden yirmi sahifelik bir raporu sunduk.  

Mehmet Niyazi Bey: ‘Sayın Başbakan bizler binlerce üniversiteli milliyetçi gençlik adına burada bulunuyoruz. Türkiye’nin içinde ve dışında Türk milletinin ve İslamiyet’in aleyhine oyunlar oynanıyor. Size bu raporu sunuyoruz. Raporda belirttiğimiz konularda tedbirler alınmasını ve hassasiyet gösterilmesini istiyoruz. 

27 Mayıs ihtilalinin provası İstanbul Hukuk Fakültesi kantininde hazırlandı. Biz bu olaylara Milliyetçi Gençlik olarak fırsat vermeyeceğiz. Komünizm ve bölücülükle en mantıklı ve metotlu mücadeleyi milliyetçi gençlik yapıyor.’ 

Başbakan Süleyman Demirel milliyetçi gençliği küçümser bir tavır takınarak: ’Ben yüzde elli oy ile iktidara geldim. Türkiye’de hiçbir şey olmaz. Komünizm ve bölücülükle benden daha iyi mücadele eden bulunmaz.’ gibi sözler söyleyince, Mehmet Niyazi Bey: ‘Biz sizden bir şey istemiyoruz, buraya yanlış gelmişiz.’ Dedi ve hepimiz başbakanlıktan el sıkmadan ayrıldık. O gece İstanbul’a geldik, ertesi gün iki yüz genç AP gençlik kolundan istifa ederek CKMP’ye geçtik.” 

1970’li yıllarda da Dursun Önkuzu ve arkadaşları iktidar sahiplerine tehlikeyi haber verdi. İnanmadılar ve Dursun haklı çıktı ama şehit edildi. Ve Dursun Önkuzu haklı olduğunu göstermek için öz vatanında şehit olmak zorunda kaldı. Ondan sonra da binlerce ülküdaşı aynı şekilde şehitler kervanına katıldı. 

Dursun Önkuzu’nun cenazesi 24 Kasım 1970 tarihinde Ankara Maltepe camiinde öğle namazını müteakiben kılınan cenaze namazından sonra toprağa verilmek üzere memleketi olan Zile’ye gönderilecekti. Önkuzu’nun okuduğu yüksek teknik öğretmen okulu diğer üniversiteler gibi özerk olmayıp, milli eğitim bakanlığına bağlı bir yüksek okul olması sebebiyle polis kuvvetleri her zaman girebilecek durumdaydı. Ülkücü arkadaşlarının okulda Önkuzu’nun rehin alınıp işkence yapıldığını haber vermelerine rağmen müdahale etmedikleri gibi sanki cinayetlerini rahatlıkla işlesinler diye polis kuvvetleri okulun önünde tedbir almış Dursun Önkuzu’yu kurtarmaya gelen arkadaşlarını içeriye sokmuyordu. 

Önkuzu’nun cenaze töreni başta komünistler olmak üzere AP iktidarını da korkuttu. Cenazeye katılmak için Anadolu’nun her tarafından gelen binlerce ülkücü Ankara sokaklarını doldurmuştu. Ülkücü gençler Maltepe Camiinde de kılınan cenaze namazından sonra Önkuzu’nun cenazesini tekbir sesleriyle site öğrenci yurduna götürerek burada bir merasim yaptıktan sonra memleketine göndermek istediler. 

Dursun Önkuzu’nun hayatını koruyamayan dönemin içişleri bakanı Haldun Menteşeoğlu başta olmak üzere her kademedeki yöneticiler, Önkuzu’nun cenazesini ona karşı son görevlerini yapmak isteyen ve Türkiye’nin birçok yerinden Ankara’ya gelen ülkücü gençlikten kaçırmak için her yola başvuruyordu.

Devrin pasif ve korkak içişleri bakanı Haldun Menteşeoğlu’nun talimatı ile Önkuzu’nun naaşı polis tarafından zorla alınarak kalabalıklardan kaçırılıp bir gece yarısı Zile’ye sokulmak istendi. Cenaze Zile’ye ulaştığında hadiseyi haber alan ve cenazeyi bekleyen Zileliler, çevre il ve ilçelerden de gelen öfkeli bir halk topluluğu bulunuyordu. 

Halk cenazeyi emniyet güçlerinin elinden aldı ve ertesi gün muhteşem bir tören düzenleyerek genç ülkücülerin ve vatandaşların göz yaşları arasında toprağa verdi.

Cenazeye katılanlar Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun şu sözlerini duyar gibiydiler: “Ben bir Ertuğrul Dursun’um ama sizler milliyetçi büyük Türkiye’yi kurabilecek güçte geride kalan binlerce Ertuğrul Dursun’sunuz. Biz Türk milliyetçileri Bir ölür bin diriliriz.” 

 

Ertuğrul Önkuzu’nun muhterem babası Abdullah Önkuzu anadolunun bunca asırlık çilesi omuzlarına yüklenmiş, fakir ama inançlı, zayıf bedenli ama olabildiğince yürekli ve kudretli bir yüce kişiydi. Her vesileyle tekrarladığı şu cümlesini hiç unutmuyorum:

 “Adı Kadir olmuş neye yarar, kaderin iyi olmalı.” 

Önkuzu’nun kız kardeşleri ülküdaşlarıyla mutlu evlilikler, yuvalar kurdular. Evlatları, torunları oldu. Şehit ağabeylerinin yolunda yürümeye devam ediyorlar.

Önkuzu’nun şehadetinden sonra Türkiye’de her noktada kıyasıya çatışma ortamına çekilen ülkücüler, varlık-yokluk mücadelelerinde üzerlerine düşeni şerefle yerlerine getirecekti. Çünkü: Türk bağımsız olmak için yaratılmıştı. Başında devleti olduğu sürece onun emrinde savaşır. Devlet devletliğini, hükümet hükümetliğini yapmazsa kendi başının çaresine bakardı. Ülkücü Türk milliyetçileri de öyle yaptılar. Anadolu’nun her köşesinde, üniversitelerde, fabrikalarda, mahallelerde, şehirlerde bir yandan geleceğin milliyetçi büyük Türkiye’sini kurma ülküsünü bir meşale gibi gönülden gönüle taşırken. Öbür yandan da Türk milletinin bütün kutsallarına saldırarak milliyetçilik düşmanlığı ve Allah’sızlık propagandası yapıp, Türkiye’yi bir iç savaşa ve komünizm esaretine sürüklemek isteyen her türlü yabancı ideoloji uşaklarına karşı var güçleriyle amansız bir mücadele verdiler. Bu uğurda çektikleri bütün çilelere, verdikleri binlerce şehide, ocaklarının dağılmasına, istikbâllerinin söndürülmesine rağmen al bayrağı gönderden indirtmeyen, günde beş vakit okunarak gönüllerde inşirah uyandıran ve vatan semalarında Allah’ın birliğini müjdeleyen ezanı susturtmadılar. Bunun haklı gururunu daima yaşayacaklar ve tarih ülkücü Türk milliyetçilerinin bu şanlı mücadelesini altın harflerle kaydedecektir. 

Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun aziz ruhu şimdi Tanrı Dağları’nın zirvelerinde büyük müjdeleri bekliyor.

  Unutulmamalıdır ki uğruna ölebilecek birkaç kişiyi buldukça tarih boyunca bir fikrin öldüğü görülmemiştir. “Fikirler de nebat tohumları gibidir. Uygun iklimi, ortamı bulduklarında yeşerirler.” Ülkücü şehitler, kökü bütün Türklüğü saran bir ağacın meyveleridir. 

 Her zaman olduğu gibi bugün de Türklüğün kendi tarihinden, kendi kadim medeniyetinden, kendi iman ve felsefesinden alacağı ilhamlardan gayrı bir çaresinin olmadığını unutmamamız gerekmektedir. 

  Şehitlerin davası Türk doğmak, Türk’e göre yaşamak, Türk için ölmekti… Bundan sonra da böyle olacaktır.

  Şehadetinin ellinci yıl dönümünde Ertuğrul Dursun Önkuzu’yu sonsuz rahmetlerle anıyoruz. 

  Sözü destanlar şairine bırakalım:

“Önkuzu!… Hey!… Önkuzu!…

Önde gider, önkuzu…

Bu bayrak düşmez yere,

Ölmedikçe son kuzu!…”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here