Türk Ocakları 42. Kurultayı

0
63

Aziz Türk Ocaklılar,

Muhterem Davetliler,

Değerli Basın Mensupları,

  Mazideki ihtişamından gelecekteki büyük hedefine mutlaka varacağına inandığım büyük Türk milletinin bir ferdi olarak hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selâmlıyorum.

  Türk Ocakları’nın kuruluşunun 100. yılına isabet eden bu büyük kurultayımız, sizin varlığınızla şeref, renk ve ışık kazanmış bulunmaktadır. Hepiniz hoş geldiniz.

  1912’de devletimizin içine düştüğü sıkıntılı hâli görüp mensubu oldukları Türk milletinin selameti için büyük bir sorumlulukla davranan 190 tıbbiyeli gencin önderliğinde Türk Ocakları’nın ateşi tutuşturulmuş ve o günden bugüne gelen nesiller, Ocaklarının ateşini harlı tutmaya çalışmışlardır.

  Yüksek huzurunuzda, bu Ocak’a hizmeti geçmiş cümle atalarımızı şükranla, rahmetle ve saygıyla selâmlıyorum.

  Ocak’ı bugünkü kurultaya şereflerle, başarılarla getirmiş olan yönetici ve üye ülküdaşlarıma kalbimdeki hayranlığı, sevgiyi ve şükranı huzurunuzda dile getirmek ihtiyacındayım. Onlara aleni teşekkürlerimi sunuyorum.

  Bugün, Ocağımızın yüce yönetimine talip kardeşleriniz olarak huzurunuza gelmiş bulunmaktayız. Şayet yönetme vazifesini bize tevcih ederseniz, Allah’ın izniyle, vazifemizi bihakkın ve en iyi şekilde yapmaya çalışacağımızdan emin olabilirsiniz.

  Türk milletine İslam âlemine ve insanlığa hizmet şiarımız olacaktır.

  Şayet bu vazifeyi başka kardeşlerimize tevcih ederseniz, o takdirde, onlara destek ve hizmet boynumuzun borcu olacaktır.

  Değerli Dava Arkadaşlarım,

  100 yıl önce, Türk Ocakları’nı ortaya çıkaran sebepler bugün de ortadan kalkmış değildir! Yarın da kalkmayacağı muhakkaktır!

  Türk milletinin varlığından rahatsız olanlar, Türkiye’nin gelişmiş bir ülke olmasını istemeyenler, Türk milletini yok etmeye azmedenler, bugün de bütün hızlarıyla mesai yapıyorlar.

  Türk Ocakları yeni bir yüzyıla yelken açmakta, yeni bir asrı selamlamakta, kuruluşunun 100. yılını kutlamaktadır. Milletimiz için bu uzun “yüzyılın muhasebesi”ni yapmak zarureti vardır.

  Türk Ocağı, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin yaşandığı, topraklarımızı paylaşmak üzere planların, projelerin hazırlandığı, felaket beklentisinin kâbus gibi zihinleri kapladığı zor bir dönemde kuruldu. Türk ocakları kurulduğunda bir türlü son bulmayan savaşlar ve balkan faciasının ızdırapları yaşanıyordu.

  İmparatorluğun kurucu unsuru olduğuna inanan aydınlarımız, fikir adamlarımız, Türk Ocakları’nı kurarak her türlü ayrıştırıcı, bölücü akımlara karşı bütünleştirici bir çaba içerisinde hareket ettiler.

  Türk Ocakları’nın kurucuları ve Osmanlı’nın son dönem aydınları idealleri ve inançları uğruna rahatlarını, hatta hayatlarını feda edişleriyle gerçek Ülkücüler olarak tarihe geçtiler.

  Eğer bir nesil, bir imparatorluğu kurtarmaya yetseydi, o mübarek nesil birden fazlasını omuzlayabilirdi.

  Ama tarihin ve kaderin kanunu ne yazık ki böyle işlemedi…

  Onlar sönen kibritin son aleviydiler… Ve o kadar parlak ve coşkun, tarihin içinden aktılar. Yürekleri büyük insanlardı, hayalleri kadar fedakârlıkları da gerçekleri aşıyordu.

   İşte Milli Mücadele, işte Türkiye Cumhuriyeti, işte Türkistan milli mücadeleleri, işte Teşkilat-1 Mahsusa ve sayısız, isimsiz kahramanlar…

  Çanakkale’den Galiçya’ya, Medine’den Kudüs’e; Sakarya’dan Tanrı Dağları’na kadar her yerde oldular; Yemen’de kırıldılar, Sarıkamış’ta dondular, Irak Cephesi’nde tifodan, tifüsten öldüler ama hep dimdik yürüdüler.

  Onların gayretleri ve destanî mücadeleleriyle, onların öncülüğünde Çanakkale Destanı yazıldı, cumhuriyete vücut verildi.

  Onların bize bıraktığı miras, cumhuriyet kadar değerli bu tavır, bu üsluptur.

  Onlar bir hilal uğruna batan güneşlerdi; bizim dedelerimizdi.

  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fikrî ve felsefî temellerinin hazırlandığı zemin, Türk Ocağı olmuştur.

  Bu sebeple, Türk Ocaklılar millî devletimizin kurulmasına vücut veren bir merkez olmanın gururunu ve şerefini hakkıyla taşır.

  Ecdadımızı ve aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

  Muhterem Türk Ocaklılar, Değerli Arkadaşlarım, Aziz Misafirler,

  Bugün dünyaya baktığımızda, bir asır önce yaşananlara benzer gelişmeler karşımıza çıkıyor.

  Uluslararası sistem yeni bir kıyasıya rekabet dönemine girmiş, tek kutuplu dünya ve küreselleşme tartışmaları, yerlerini yükselen güçlerin oluşturduğu rekabet iklimine dair soru işaretlerine bırakmıştır.

  Bu yeni dinamiğin yarattığı dalgalar ise, yine bizim sahillerimizi dövüyor.

  Türkiye’miz ve tarihî coğrafyamız, büyük dönüşüm sürecinin en sıcak sahnesi haline gelmiştir.

  Bir taraftan kendi aralarında bilek güreşine tutuşurken, diğer yandan etrafımızda nüfuz alanları kurmaya uğraşan batılı ve doğu ülkeler, her geçen gün daha fazla saldırganlaşmaktadırlar.

  Dünyada bugün mağripten maşrık’a adeta bütün İslam âlemi ayaktadır. Müslümanların kanları ve gözyaşları oluk oluk akmaya devam ediyor.

  Bahtsız ve çilekeş Müslüman kardeşlerimizin müstebit idarelerden kurtulmaya çalışırken, batılı emperyalistlerin doymak bilmeyen iştahlarının kurbanı olmamalarını, enerji kaynaklarını ABD ve batılı müttefiklerine kaptırmamalarını diliyoruz; ama maalesef görüyoruz ki, bu topluluklar, sözde kurtarıcıların zulüm ve ateş çemberi içerisinde yanıp kavrulmaktadırlar.

  Dileğimiz, esaret altındaki Türklerin ve diğer Müslüman toplulukların kendi mukadderatlarını, tam anlamıyla tayin edebilme, ülkelerinin idaresinde daha çok söz sahibi olma imkânına kavuşabilmeleridir.

  İki yüz elli milyonluk bir Türk Dünyası ve bir buçuk milyarlık İslam Dünyasının bütün ihtişamıyla yeniden doğduğu bir zamanda, temennimiz Kuzey Afrika’daki ve Ortadoğu’daki ayaklanmaların yeni bir istilanın başlangıcı olmamasıdır.

  Elbette bu tedirgin edici gelişmelere eşlik eden umut tomurcukları da var. Geçtiğimiz yirmi yılda, Türkistan’dan Osmanlı beşeri coğrafyasına uzanan çok geniş bir alanda tarihin yavaş da olsa, lehimize dönmeye başladığına şahit olduk.

  Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarının 20. yılını kutluyorlar. Türk tarihi boyunca, Türk Devletleri arasındaki en kapsamlı anlaşmalarla “Türk Konseyi” kurulmuştur. Ortadoğu’da emperyalistlerin yaydığı Türk düşmanlığı etkisini gittikçe yitiriyor.

  Avrupa’nın içine düştüğü kriz, Balkanlar’da Türkiye’nin önüne yeni bir imkânlar penceresi açıyor. Türklüğün tarihi macerasına beşiklik eden tüm coğrafyalarla aramıza dikilen engeller birer birer eriyor.

  İçeride ise, tehditleri ve fırsatları, umudu ve endişeyi yan yana barındıran bir manzarayla yüz yüzeyiz. Vahşi batı emperyalizmi, Türklerin bu coğrafyadaki varlığını hiçbir zaman hazmedemedi.

  Batı bizi, bu topraklar üzerinden sökülüp atılacak zorbalar olarak gördü.

  Bu coğrafyadan tasfiye edilmemizi, asli sahibi saydıkları Hıristiyan unsurların tekrar egemen olmalarını sağlamaya çalıştı.

  Türkiye, sadece cumhuriyet döneminin değil, son iki yüz yıllık tarihinin en büyük gailelerinden biriyle, çok ciddi bir ırkçı bölücü fitneyle karşı karşıyadır.

  Belimizi büken etnik fitne ve bölücü terör sinsi adımlarla mevzi kazanmaya devam ediyor. Ancak, diğer yandan Türk milleti tüm ayrıştırma girişimlerine rağmen sağduyusunu kararlılıkla koruyor.

  Batılıların, “parçalanmış, küçültülmüş bir imparatorluktan, artık iddiaları bitmiş, zayıf düşmüş bir cumhuriyet doğdu.” diye baktığı bir coğrafyadan, bugün o cumhuriyetin kuruluşunun zor ve çetin şartlarından sonra bölgesine ve küresel düzene mesaj ileten, insanlığa tekrar yeni değerler üreten, dünyaya yeni bir alternatif sunabileceğimiz bir dönemin eşiğindeyiz.

  Bugün çok şükür Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi, çaresizlik içinde çırpınan, takatten düşmüş, yarını belirsiz bir devlet değiliz. Türk Devleti, 1923’te yeni bir cumhuriyet olarak doğmuş ve geride kalanlarla tekrar o nizam mücadelesini, dünyaya yeni değerleri taşıma mesuliyetini üstlenmiştir.

  Türkiye’nin bugün geldiği seviye, dostu sevindirecek, düşmanı da korkutacak bir büyük geleceğin inşası için gerekli alt vapının oluşmaya başladığına işaret ediyor.

  Yani, içerde ve dışarıda yeni tehditler ve fırsatlarla karsı karşıyayız. Bu şartlar altında geçmişten geleceğimize nasıl köprüler kurabiliriz?

  Bir an için gözlerimizi yumup düşünelim. Farz edelim ki, bu salonda bizler değil de ocağımızın temeline ilk taşları koyanlar oturuyorlar. Yüreklerini hangi ülkülerin heyecanı sarar, heyecanlarını hangi akıl dizginlerdi?

  Kıymetli Kardeşlerim,

  Türk milliyetçiliğinin ufuk çizgisi, bu sorulara beraber vereceğimiz cevaplar üzerinde yükselecektir. İçerde dirliğimizi ve düzenimizi korumanın yeni yollarını bulacağız.

  Bunu yaparken, millet olmanın manasının, her gün milyonların amelleriyle tazelenen büyük mutabakatta yattığını unutmayacağız.

  Dışarıdan gelen tehditleri göğüslemeye, fırsatları ise değerlendirmeye aynı şuurla koyulacağız. Sadece Türkiye’miz değil, bütün yeryüzü, Türk Ülkücülüğünün değerleriyle ilmek ilmek dokunmayı bekliyor.

  Türk Ocakları’nın ilk asrı, birliğimizi ve bağımsızlığımızı korumak için sarf edilen gayretlerle dolu olarak geçti.

  İkinci asırda görevimiz tarihin bu büyük çağrısına aklı ve gönlü, bilimi ve sanatı, fikri ve ameli yan yana koyarak vereceğimiz karşılıkla zenginleşecek.

  Tarihen sabittir ki bu coğrafyada cihanşümul mesajlar sunan bir iddiaya sahip değilseniz zayıflamanız parçalanmanız kaçınılmazdır.

  Bugün Türk milliyetçilerinin ve dolayısıyla Türk Ocaklıların görevi dünden daha kolay değildir. Çünkü Türkiye’nin gündemi her dönemde olduğu gibi, dikkat ve basiret gerektiren iç ve dış meselelerle dopdoludur.

  Türkiye, bugün kendi kültürüyle zıtlaşan, vatan ve millet sevgisini, inançlı olmayı küçümseyen, alay eden, kozmopolit aydınların, liberal ve demokrat görünümlü “ortak cephe”nin tertipleri ile karşı karşıyadır. Bu ortak cephenin şu sıralardaki başlıca hedefi gündemde olan yeni anayasa hazırlıklarının kontrolünü eline almaktır. Bu başarılırsa, bir asırlık hayalleri hayata geçirilmiş olacaktır.

  Türklüğün hem mana hem de söz olarak yer almadığı, her türlü etnikçiliğe açık, ayrışmaya müsait, “Özerk Kürdistan’a” yeşil ışık yakan bir metin anayasalaştırıp, tarihi “dönüşüm ve ayrışım” projeleri hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.

  Bu ortak cephe; teşebbüslerini ve hazırlıklarını şimdiden yapmakta, hükümetle yakın ilişkiler kurmak için bütün imkânlarını seferber etmektedir.

  Bu konuda esas sorgulanması gereken, Türk milliyetçilerinin ve vatansever insanların ne yaptıklarıdır.

  Herhangi bir siyasi projeye bağlı olmaksızın da Türk milliyetçisi aydınların topluma öncülük görevlerini yerine getirmeleri millî ve tarihî bir mesuliyettir.

  “Dönüşüm projeleri”nin tesirsiz ve geçersiz hâle gelmesi, bunun başarılmasına bağlıdır.

  Küresel etkilerle dünyevileşen, yılgın, bezgin, korkak ve ümidini kaybetmiş bir hâlde gündelik hayatını yaşamayı tercih edenlerin, bu meselenin çözümüne hiçbir katkısı olmayacağı aşikârdır.

  Mevcut şartlardan sürekli yakınan, devamlı olarak “şer güçlerin” yaptıklarını vurgulayan, sadece tehlikeleri işaret eden veya karşılaştığı her hadiseyi kamplo teorileriyle izah eden insanlar, hangi sloganla konuşurlarsa konuşsunlar inandırıcı olamazlar.

  Topluma sağlıklı ve güven verici gelecek hazırlayamazlar.

Aziz Türk Ocaklılar,

  Bugün Türk milliyetçileri olarak; Türk milletinin bütün meselelerine çözümler üretmek, yeni ufuklar çizmek zorundayız.

Bu, Türk aydını olmanın, Türk milliyetçisi olmanın bize yüklediği bir sorumluluktur.

  Dün millî mücadeleye katılan bütün tarafları, bugün yeniden tek çatı altında nasıl bir vücut haline getirebiliriz? Bunun arayışı içinde olmalıyız.

  Bugün, millî mücadele ruhunun birliği ve dirliğine dünden daha çok ihtiyacımız vardır.

  Türk Ocakları, yüzyıllık bir çınar olarak kurucu atalarının o farklı etnik unsurlara rağmen, Türklükte birliğe inandıkları gün gibi, bugün de biz toplumun her kesimini bu çatı altında yeniden birleştirmek zorundayız.

  Meseleler ne kadar fazla ve yoğun olursa olsun; Türkiye, bunun üstesinden gelecek güce sahiptir.

  İmkânlarımızı, potansiyelimizi yerinde ve verimli kullanırsak, teşhis ve tespitlerimizi, tehdit algılamalarını doğru yaparsak; kültür ve medeniyetimizle, tarihimizle, milletimizin iman ve ruh köküyle barışık olmanın “Türk olmanın” anlamını idrak edersek, bütün bu meselelerin üstesinden geleceğimizden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

  Dündar Taşer’in dediği gibi: “Türk tarihinin sarkacı yeniden yükselişe geçmiştir”.

.

  Türk milletinin tarihî yürüyüşünün devam etmesi, kafalardaki ve zihinlerdeki demir dağların eritilip yeni bir “Ergenekon’dan çıkış mucizesi”nin gerçekleşmesi; Türk milliyetçilerinin yeni “Kızılelma”sı, “yeni bir medeniyet tasavvuru, bir iman ve aşk medeniyetinin inşası” ve Türk Dünyasında “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünün hayata geçirilmesi, birinci hedefimiz olmalıdır. Bunun için öncelikle Anadolu’nun siyasi birliğinin sağlanması gerekmektedir.

  Aksi bir durum, Allah korusun, sadece Türkiye’nin, Türk Dünyasının değil bütün bir İslam âleminin de felaketi demektir.

Aziz Türk Ocaklılar, Değerli Misafirler,

  Siyaset ve devlet adamları, bazı kavramları kullanırken ayrışmalara yol açacak ifadelerden kaçınmalıdırlar.

  Sorumsuzca beyanlarla toplumumuzda derin kırılmalara, yeni fay hatlarının oluşmasına yol açılmamalı; ortak değerlerimizi, ortak paydalarımızı öne çıkaracak bir dil ve üslup kullanılmalıdır.

  Bu topraklarda 36 etnik grup değil “Türk milleti” yaşamaktadır. Türk Devleti’nin sınırları içinde yaşayan bütün insanlar, bu milletin şerefli birer mensubudur.

  Her vesileyle “tek vatan, tek devlet, tek millet, tek dil, tek bayrak” denildiğine göre, o tek milletin “Türk milleti” olduğunu söylemekten çekinmemeliyiz.

  Ayrıca, Türk milletini derin bir aşkla sevme ve yükseltme ülküsü olan Türk milliyetçiliğinin de asla bir ırkçılık olmadığı çok iyi bilinmelidir.

  Türkiye’nin resmî dili Türkçedir. Türkçenin dışında başka resmî dil arayışlarını, Türkiye’yi bölmeye çalışan dış güçlerin bir oyunu olarak görüyoruz.

  Mahalli dilde eğitim talebi, bölünmenin bizzat kendisidir.

  Zira eğitim sadece dilin doğru öğrenilmesi, bazı bilgilerin kazanılması değildir.

  Eğitim aynı zamanda ortak kültürün, örflerin, inançların, ülkülerin, tasaların; kısacası milleti bir arada tutan tüm değerlerin aktarıldığı ve hazmedildiği süreçtir.

  Anadil, kültür ve medeniyetimizi kuran ve geleceğe taşıyacak olan dildir, bu ülkede çoğunluğun kullandığı dildir, yani Türkçedir.

  Biz Türk Ocaklılar olarak, 75 milyon Türk’ü en ileri seviyedeki demokratik haklara ve hukuk devletinin imkânlarına kavuşturacak kanuni düzenlemelere ve anayasa değişikliklerine itiraz etmeyiz.

  Ama devlet eliyle ayrışmalara, bölünmelere yol açacak düzenlemeleri de kabul edemeyiz.

  ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla zaman zaman gündeme getirilen mahalli özerklik, federal yapı gibi projeler Türkiye’yi tasfiye planının birer parçasıdır.

  Millet olarak son iki yüz yılda her biri bir ülke çapındaki topraklarımızı, batılı güçlerin reform ve ıslahat tavsiyeleriyle gelen dayatmalar neticesinde kaybettik.

  Şu husus çok iyi bilinsin, bundan sonra bir karış vatan toprağını dahi kaybetmeye tahammülümüz ve rızamız olmayacaktır.

  Tarihen sabittir ki Türk devleti güçlü olduğu zaman, İslam âlemi de güçlü ve bağımsız olmuş, Türk devleti zayıfladığında İslam âlemi de mahvı perişan olmuştur.

  Bu devleti zayıflatmaya çalışmak, Türk milletine, esir Türklere, İslam’a ve hatta bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

  Unutmayınız ki Irak’ın kuzeyindeki hayalperestler, yarın işgal güçleri çekildiğinde, yakın geçmişte olduğu gibi yine Türk milletinin yüksek merhametine sığınacaklardır.

  Geçtiğimiz yüzyılda batılı emperyalistlerin önce kışkırtıp sonra yüz üstü bıraktığı Ermenilerin hazin sonu herkese bir ders olmalıdır.

  Terörist cenazelerinde bölücülük yapıp devlete meydan okuyan PKK yandaşı milletvekillerinin ve ay yıldızlı bayrağın dışında başka bayrak hayalleri kuran belediye başkanlarının hezeyanlarının son bulmasını, dokunulmazlıklarının kaldırılıp kanun önünde hesap sorulmasını sayın meclis başkanından, içişleri bakanından ve bütün siyasi partilerden bekliyoruz. Zira bu ülkede kimsenin suç işleme imtiyazı yoktur.

  Türk milliyetçileri ve Türk Ocaklılar var oldukça, hiç kimse, ama hiç kimse, değil vatanımızı bölmek, onun bir çakıl taşını bile yerinden oynatamaz!

  Avrupa’dan, ABD’den ve Soros Vakfı’ndan fon alan vakıf ve dernekler ile sonu “siad”la biten bazı meslek kuruluşlarının, batının yeniçerisi olan mankurtlaşmış okumuşların bir koro halinde demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi masum kavramların arkasına sığınarak bölücülük yapmalarına karşı bir an önce akıllarını başlarına toplamalarını tavsiye ediyoruz.

  Türkiye’nin millî devlet niteliği, üniter yapısı ve Türk millî kimliği etrafındaki millî birliği, her türlü tartışmanın üzerindedir.

  Türk Ocakları, Bilge Kağan’dan bugüne sürüp gelen, İslamî değerlerle meczolmuş bir milliyetçilik anlayışına sahiptir.

  Merhum Arvasi’nin dediği gibi “Ben Afrika’nın ortasında kapkara bir zenci olarak dünyaya gelmiş ve bu akla da sahip olsaydım tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben; Türk milletinin de islam Aleminin de, mazlum milletlerin de kurtuluşunun Türk milliyetçilerinde, Türk-İslam ülkücülerinde olduğuna amentüye iman ettigim gibi inanıyorum.”

  Bizim Türk milliyetçiliğinden anladığımız da budur.

  “Ulusalcılık” adı verilen anlayışın, Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir alâkasının ve benzerliğinin olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunu ifade etmeye bile aslında lüzum yoktur.

  Türk ordusunun bünyesine 27 Mayıs 1960’tan bu yana nüfuz etmiş, musallat olmuş tepeden inmeci, seçkinci, batıcı, darbeci anlayış sahiplerinin sayısı bir avuç insanı geçmese de mutlaka tasfiye edilmesi gerekir.

  Ama darbecilerle mücadele ediliyor bahanesiyle, yakın geçmişte bölücü fitneyle mücadele etmiş bazı kahraman subayların, bir kısım satılık itirafçıların yalan beyanlarına itibar edilerek suçlanmasına razı olamayız.

  Buradan aşılmaz dağlarda, kızgın çöllerde vatan bütünlüğü için mücadele eden yiğit subaylarımızın adaletin tecellisiyle hürriyetlerine kavuşmaları için dua ediyor ve onlara selam ediyorum.

  Tarihi ve kurumsal olarak Türk ordusunun yıpratılmasına da asla razı olamayız.

  Aksi durum Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadelede zaafa düşmesine yol açacaktır.

Bu ordu Malazgirt’tir, Niğbolu’dur, Çanakkale’dir…

Bu ordu, “Ardına çil çil kubbeler saçan ordu”dur…

Türk’ün ateşle imtihanı günlerinde Yahya Kemal diyor ya:

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya rabbi!

Senin uğrunda ölen ordu budur ya rabbi!

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın!

Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın.”

Değerli Arkadaşlarım,

  Türk Ocakları, günlük politikalar ile uğraşmaz. Fakat siyasi partiler başta olmak üzere, bütün kuruluşlara, Türk milletine ve Türk milliyetçiliğine hizmet ettikleri ölçüde vaziyet alır.

  Parti siyasetinde tarafsız olmakla beraber, fikir ve inanç olarak bölünmez vatanının daima Türk milletinin birliğinin, Türk bütünlüğünün ve Türk devletinin bekasının tarafında olduğu da çok açık bir gerçektir. Türk Ocakları’nın aksine bir görüntü vermesi bile, asla söz konusu olamaz.

Aziz Türk Ocaklılar,

  Yeryüzünde hiçbir büyük iş, yüreği yanmayan, çile çekmeyen insanlarca başarılmış değildir.

  Her ülkü, her büyük hareket, ancak ve yalnız büyük gönüllü insanların, gönülleri mukaddes ülkü ateşiyle yangın yerine dönmüşlerin, inandığı dava uğruna her çeşit tehlikelere, tuzaklara karşı inanılmaz bir cesaretle karşı koymuşların, ömrü boyunca asla zaaf alameti göstermemiş, çilekeş ve kudretini hakikatten, HAKK’a inanmışlıktan alan “büyük adamların” liderliği ile başlatılmış ve başarılmıştır.

  Türklüğümüzü, vatanseverliğimizi, milliyetçiliğimizi bütün insanlığın geleceğine dair bir medeniyet tasavvuru olarak düşünemiyorsak, paramız, bilgimiz, teknolojimiz olmasına rağmen; görgümüz, irfanımız, yol haritamız yoksa bugün altında yaşadığımız gök kubbeyi “kendi gök kubbemiz” yapan dinamikleri bulamıyorsak, boşuna uğraşıyoruz demektir.

  Türkiye’nin geleceği, öncelikle yüksek bir özgüven duygusuna sahip olmamıza bağlıdır.

  Eğer bir milletin kendine güveni yoksa, özgüvenini kaybetmişse, tarihte yeniden var olacağına dair psikolojik zeminini kaybetmişse, gerçekten de çok büyük sıkıntı var demektir.

  Ama ne kadar zor şartlar olursa olsun bir milletin gençleri, fertleri, aydınları “Ben bu tarihte özne oldum, tekrar özne olacağım!” iradesi taşıyorsa ve güçlü bir özgüvenle tarihe bakıyorsa, o milletin tarihe mutlaka sunacağı yeni değerler var, demektir.

  Bizlerin, bir kere bütün zorluklar karşısında güçlü kimliğimize, kültür birikimimize, tarihi derinliğimize, medeniyet ve imparatorluk kurucu tecrübemize güvenerek, tarihte tekrar güçlü bir şekilde özne olacağımızın inancını taşımamız lazımdır. Çünkü biz, hiçbir zaman tarihin edilgen unsuru olmadık, olmayacağız.

  Zorluklarla karşılaşabiliriz. Ama aşamayacağımız hiçbir bir zorluk da yoktur.

Aziz Türk Ocaklılar,

  Türkiye’nin ve Türk-İslam Dünyasının meselelerini kendisine dert edinen ve bunların çözümü için hayatının her döneminde Türk milliyetçiliği fikri doğrultusunda gayret gösteren hemen her Türk aydınının ortak kanaati şudur:

  Bugün, bütün o büyük birikimi ve millet için yaptığı olağanüstü fedakârlıklarla dolu geçmişine rağmen, ülkücü ve milliyetçi camia, Türklüğün bu hassas meseleleri karşısında fikir üretme, yeni bir medeniyet tasavvuru oluşturma, gidişatı etkileme, yönlendirme ve gerekli görülenleri engelleme konusunda, maalesef yeterince tesirli olamamaktadır.

  Hâlâ kanayan yaralarımızdan birisi, Türk milliyetçilerinin ceplerinden harcayarak inşa ettikleri tarihî Türk Ocağı merkez binamızın ve yüzlerce taşınmazın elimizden keyfi bir biçimde alınmış olması ve maalesef bir daha da iade edilmemesidir.

  Milletimizin bekasıyla ilgili meselelerde arzu ettiğimiz ölçüde tesirli olamamanın gönlümüze verdiği sıkıntılar yetmiyormuş gibi fikriyatımız ve camiamız, hiç hak etmediği şekilde bir takım kişi ve kurumlar tarafından kamuoyu önünde karalanmakta, itham edilmektedir.

Bu haksız saldırılara hak ettiği cevapların verilmesi konusunda bile camiamızın gönlü rahat değildir.

  Bütün hayatî meseleler karşısında gözlerin çevrildiği yer ise, Türk milliyetçisi aydınlar ve onların teşkil ettikleri ve bir asırdır yaşattıkları Türk Ocakları’dır.

  Bugün Allah’tan ve millet iradesinden başka güç tanımayan ve hiçbir tesir altında kalmayacak bir milliyetçi aydın hareketine ihtiyaç olduğu ortadadır.

  Bu düşünceden hareketle; istikamet, ahlak, fedakârlık, azim ve gayretine güvendiğimiz samimi Türk Ocaklılar ile beraber, Türk Ocakları’nı, 21. asrın Türk ve İslam Dünyasında millî ve manevi istikamet sahibi ülkücü, milliyetçi aydınların, nasıl daha çok tesirli ve itibarlı bir iman, amel ve fikir hareketi hâline getirilebileceğinin imkânlarını bulmaya çalışıyoruz.

  Türk Ocakları tıpkı geçen yüzyılda olduğu gibi yeni bir tarihi hamleyi gerçekleştirecek nesillerin yetiştirildiği bir mekân, bir millî mektep olabilir, olmalıdır.

  Dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fikri ve felsefi temellerinin hazırlandığı yer olan Türk Ocakları, yarınlarda da 2023’ün lider Türkiye’sinin, Türk Dünyasının birliğinin, Türk-İslam Dünyasının büyük geleceğinin fikri ve felsefi temellerinin atıldığı bir zemin olabilir, olmalıdır.

  Türk Ocağı, Türk’ün yapayalnız kaldığı, ihanetlere uğradığı bir dönemde Türk adını ve sancağını yalnız başına yükseltmiş, Türk milliyetçilerinin ocağıdır. Merkezinde Türklük vardır, Türklük olacaktır ve ilelebet Türklük olmalıdır.

  Bütün çabamız ve hedefimiz bu yönde olacaktır.

  Bendeniz ve arkadaşlarım seçildiğimiz takdirde, Bilge Kağan’ın dediği gibi “gündüz oturmayıp, gece uyumayarak bu ülkü için çalışacağız.”

  Ocağımıza yeni bir diriliş üflemek üzere yola çıktık…

  Bu dirilişe bütün bir Türk ve İslam dünyasının, hatta bütün insanlığın ihtiyacı olduğuna inanıyoruz.

  Bu diriliş, emin olunuz ki 21. yüzyıla damgasını vuracak olan bir şahlanış olacaktır.

  Bu konuda önce Allah’a sonra Türk milletine, milliyetçilerine ve siz değerli Türk Ocaklılara güveniyoruz.

 Değerli Dava Arkadaşlarım,

  Bir kere daha belirtmek istiyorum ki sonuç ne olursa olsun, Türk Ocakları’nın yönetimine kim seçilirse seçilsin, Türk istikbalinde en gür sese sahip olmalıdır. Milletimizin bekasının Türk Ocakları’nın bu güçlü sesine bağlı olduğuna inanıyorum.

  Bu duygularla bütün Türk Ocakları ailesine şükranlarımı sunuyor, bugün aramızda olmayanlara, ebediyete intikal eden bütün ocaklılara Allah’tan rahmet diliyorum.

  Hepinize sevgi ve saygılarımı sunarak sözlerimi bitirirken, Türk Ocakları 42. Genel Kurulu’nun, Türk milletinin daha da büyümesine, yücelmesine yönelik hizmetlerimizin artmasına vesile olmasını temenni ediyorum.

  Biz bu görevlerin bir bayrak yarışı olduğu inancındayız ve bu görevlerin, yönetim kurulu üyeliklerinin en fazla üç dönem üst üste yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Seçilmemiz halinde tüzük değişikliğine söz veriyorum.

  1. yılımızın Türk milliyetçiliği fikri için yeni bir hamlenin başlangıcı olmasını, yeni bir diriliş ve şahlanış sağlamasını, camiamıza yeni bir çalışma azmi ve heyecanı kazandırmasını yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Allah’a emanet olunuz.

Efendi BARUTCU

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz