TÜRKİYE’DE ANAYASA TARTIŞMALARI-3

0
78

Anayasa değişiklik tasarısı için 2010’larda geniş bir mutabakat ile üç partinin (AKP, CHP, MHP) 60 küsur madde değişikliği üzerinde anlaşmış olmalarına rağmen, Sayın Cumhurbaşkanı’nın büyük bir ihtirasla vazgeçilmez bir tutku haline getirdiği “başkanlık sevdası” ve iktidar partisinin genel başkanlarını “ebedi şef” mertebesine çıkarma konusundaki ısrarı sebebiyle bir neticeye varılamamıştı.

Şimdi ise, 2016 sonbaharında MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin, “Kasım 2015 MHP Seçim Beyannamesi”ndeki bu konuda Türk Milleti’ne verdikleri sözü adeta unutarak –Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın neden Cumhurbaşkanı olamayacağını ve daha sonra da başkanlık sistemi ile ilgili burada tekrarlamaktan hicap duyulacak ağır hakaretamiz sözlerinden kısa bir süre sonra- ansızın gündeme getirdiği ve Nisan 2017’de oylanacak olan bir anayasa değişikliği ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Peşinen söylemek gerekir ki, bu düzenlemenin Meclis’te, denge denetim mekanizmalarını güçlendiren değişikliklerle birlikte daha geniş bir mutabakat sağlanmadan görüşülüp kabul edilmesi doğru olmamıştır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki; yürürlükteki anayasa sistemini demokratik yapan, hakimiyetin gerçekten Türk Milleti’nde olduğunu gösteren unsur; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirini dengeleme ve kontrol etme gücü ve kabiliyetidir.

Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanı ve TBMM Anayasa Komisyonu Eski Başkanı Prof. Dr. Burhan KUZU –ki kendisi yeni değişiklik tasarısının hararetli savunucularındandır- şöyle demektedir:

“Başkanlık hükümetinin hürriyetler için bir tehlike teşkil ettiği ileri sürülmüştür. Gerçekten geniş yetkilerle donatılmış devlet başkanının bir diktatör olması düşünülebilir. Bu tehlikenin Güney Amerika ülkelerinde gerçekleştiği ileri sürülmektedir. Buradaki ülkeler (Arjantin, Brezilya, Meksika, Kolombiya, Bolivya, Venezuella, …) başta Kuzey Amerika’da olduğu gibi başkanlık hükümeti kurmuşlardı. Fakat sürdürememiş; askeri hükümet darbeleriyle diktatörlüklere dönüşmüşlerdir.Bunlara ‘Başkancıl Hükümetler’ denilmektedir”.

“Şunu açıkça belirtelim ki; Amerika’da başkanın yönetiminden bahsetmek, siyasi gerçeklere daha uygun düşer. Bu rejim, başkanlık hükümeti rejimidir. Ancak başkanın bu konumunu devam ettirebilmesi için kanun yapma ve bütçe yetkisini elinde tutan Kongre ile iyi geçinmesi zorunludur”. (Dikkat ediniz;gerçek başkanlık sisteminde, “kanun yapma” ve “bütçe çıkarma” yetkisi cumhurbaşkanında değil Senato’dadır. E.B.)

“… Bazı ülkeler başkanlık rejiminden esinlenerek bazı kurumsal düzenlemeler öngörmüş iseler de, bunların hiçbiri ABD örneğindeki sürekliliği sağlayamamışlardır. Bu ülkelerde rejim, ya hükümet darbeleri ile son bulmuş ya da rejimler otoriter nitelikli ‘başkancıl rejimlere’ dönüşmüştür. Başkancıl rejimlerin en belirgin özelliği, devlet başkanının yönetimdeki etkinliği ve iktidarın kişiselleşmesidir. Ayrıca başkanlık rejiminden farklı olarak fesih yetkisi bulunmakta, parlamentoya kanun tasarısı sunmaktadır”.

“… ABD Başkanlık rejimi, anayasal planda sert kuvvetler ayrılığına ve kuvvetlerin bağımsızlığına dayanmaktadır. Bu kuvvetler ayrılığı temelde kuvvetlerin eşitliği koşuluna bağlıdır. Bu hukuki bir eşitliktir. ABD başkanlık sisteminde parlamento kanun koyar ama onun uygulamasına katılamaz, başkan kanunu uygular fakat onun yapılmasına katılamaz. Mahkemeler yargılar ama kanunların yapılmasına ve uygulanmasına katılamaz. Yürütme, yasamayı feshedemediği gibi yürütmenin siyasi sorumluluğuna giderek onu düşüremez. Parlamento yasama faaliyetine bütünüyle egemen olduğu için başkan, kanun teklifinde bulunmamakta ve yardımcıları da kanunların görüşülmesine katılamamaktadır”.

“ABD’de sistemin bu kadar rahat işlemesinin sebeplerinden biri, halkın uyanık ve kültürlü olmasıdır. Seçmenin yaptığını, bilerek yapmış olması seçimlerinin anlamını iyi takdir edilmiş olmalarıdır. Çoğunluk, azınlığın haklarına saygılı olmuştur. Ekseriyet ekalliyeti/ çoğunluk azınlığı ezmeye kalkmamıştır. Rakibini yenip muzaffer olduğu zaman, zaferin faydalı sonuçlarını toplar fakat yere serdiği rakibini tekmelemez; fikre saygı vardır. Böyle karşılıklı saygının olmadığı memlekette gerçek demokrasiyi yakalamak kolay olmamaktadır”.(Burhan Kuzu)

“ABD’de Başkanlık sisteminin uygulanmasında başarıya ulaşılmış olmasının, Anayasa sayesinde değil, Anayasa’ya rağmen gerçekleştiği söylenebilir. Sistemin uygulamasında aksamaların olmaması çeşitli unsurlardan kaynaklanmaktadır. İlk olarak siyasi parti yapısının disiplinsiz olması ve bu partilerin ideolojik farklılıkların olmaması, tıkanıklıkların aşılması noktasında önemli role sahiptir.

Ayrıca lobilerin faaliyetleri de sistemin işlemesinde önemli bir etkendir. Kongre’deki komisyonlar yasama ile yürütme arasında işbirliğini sağlamaktadır.

Sistemin başarısını sağlayan bir başka unsur da, denge ve fren mekanizmasının işlemesidir. Ayrıca ABD’de demokrasi geleneği çok güçlüdür. Amerikan halkının Anayasa’ya karşı duyduğu büyük saygı sistemin başarısında önemli bir paya sahiptir. Amerikan halkı, Anayasa’ya yapılan müdahalelere son derece şiddetli tepkiler gösterebilmektedir.

Bu konuda Burhan KUZU ve Hasan TUNÇ Hocalar, yerden göğe kadar haklıdır. Bir de Türkiye’ye bakalım. Siyasî bölünmüşlük, sonu gelmez ideolojik tartışmalar, sivil toplum kuruluşlarının zayıflığı ve acizliği, anayasa değişiklik tasarısı gibi hayati bir meselede bile –iktidara ters düşmemek için- derin bir sessizliğe gömülmüş olmaları, “hayır” diyecek olanların “kırk satır” veya “kırk katır”dan birini tercihe mecbur bırakılmaları vs.

Mevcut Anayasası’nın 7’nci maddesinde;“Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez” hükmü,

8’inci maddesinde; “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” hükmü,

9’uncu maddesinde ise; “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” hükmü yer almıştır.

Söz konusu hükümler, kuvvetler ayrılığı ilkesinin dayanağı olan temel madde hükümleridir.

Yürürlükteki Anayasa’nın 175’inci maddesi, hükümetin Anayasa değişiklik teklifi veremeyeceği, parti gruplarının Anayasa’da değişiklik teklif edemeyeceği, ancak, TBMM üye tam sayısının üçte birinin değişiklik teklifi verebileceğini öngören çok özel bir düzenlemedir.

Bu düzenlemenin özü; hükümet ve siyasi parti gruplarının anayasa değişikliği teklif edememesi, görüşmeler sırasında hiçbir ağırlık koyamaması, milletin egemenliğinin temsilcisi olan vekillerin hiçbir disiplin baskısı hissetmeksizin hür iradeleriyle Anayasa değişiklik teklifi yapması, oylamalarda ret veya kabul oyu kullanmakta hür olmasının teminat altına alınmasıdır.

Anayasa’nın 175’inci maddesine göre, oylama “gizli oyla” yapılır. Keza TBMM İçtüzüğü’nün gizli oylama usulünü belirleyen 148’inci maddesi de;“Milletvekillerine beyaz, yeşil ve kırmızı renkte üç yuvarlak birlikte verilir. Bunlardan oy olarak kullanılacak yuvarlak, bunun için gösterilen kutuya atılır. Diğer iki yuvarlak ayrıca belirtilen yere bırakılır” demektedir.

Görüldüğü gibi oyunu açık kullanan ve keza kırmızı ve yeşil yuvarlıkları belirtilen yere bırakmayan, yanında taşıyan ve diğer milletvekiline gösteren milletvekilleri, gerek Anayasa’nın 175’inci maddesini gerekse TBMM İçtüzüğü’nün 148’inci maddesini çiğnemişlerdir.

Anayasa’yı ve TBMM İçtüzüğü’nü böylesine apaçık bir şekilde çiğneyen milletvekillerinin bulunduğu bir ülkede, Anayasa’nın üstünlüğü ilkesinin ne anlamı olabilir. Biri çıkıp, “Türkiye’de milletvekillerinin oyu üzerinde baskı kurulabiliyor. Sıradan vatandaşların oyu üzerinde baskı kurulmadığına ben inanmıyorum dese, ona karşı kimin, ne sözü olabilir?”

Oysa daha işin başında bu teklifin kanunlaşması için milletvekilleri üzerinde baskı kuracak kararlar alınmış, Hükümet adına değişikliğe destek açıklamaları yapılmıştır.

Halen gerek Cumhurbaşkanı, gerek Başbakan, gerekse bakanlar ve iktidar partisine mensup milletvekilleri, hatta iktidarı destekleyen sivil toplum kuruluşları, sözde “tesis açılışları” adı altında, seçim kanunlarını da hiçe sayarak alenen “evet” propagandası yapmaktadırlar. Bu konuda il seçim kurulları ve Yüksek Seçim Kurulu’nun suskunluğu ise, hukukun üstünlüğü adına bir başka talihsizliktir.

Teklif’e destek açıklaması yapan MHP de kendi Meclis grubu üzerinde aynı baskıları artırarak sürdürmüş, disiplin hükümleri uygulanacağı tehditleri savrulmuş, AKP ve MHP milletvekilleri “açık oy” vermeye zorlanmıştır.

Bizi derinden yaralayan bir sahne de, 1980 öncesi MHP gençlik kolları genel başkanlığı da yapmış bir MHP milletvekili arkadaşımızın oyunu kullandıktan sonra,“hayır” oyunu temsil eden pulunu -MHP ile irtibatı sadece son seçimlerde MHP milletvekilliğine seçilmiş olmasından ibaret olan bir hanımefendiye- teslim görüntüsünün televizyon ekranlarına da yansımış olmasıdır. (Yaşasın milletvekillerinin hür(!) iradesi.)

Neticede MHP, “hayır” oyu vereceğini açıklayan üç milletvekili ve bir eski vekili partiden ihraç etmiştir. Bu baskılar, millet iradesine yapılan ve kanuni olmayan baskılardır. Mevcut Anayasa’nın 175’inci madde hükümlerinin ihlal edilmesidir.

Halbuki 19’uncu asrın büyük hukuk alimi Ahmed Cevdet Paşa’nın, Mecelle’deki; “Usul, esasa takaddüm eder” (Usul, esastan evvel gelir) düsturu hatırlardan çıkarılmamalıydı.

Bugünkü siyasi iktidar en yetkili ağızlarından, “2010’da kandırıldıklarını”, “2010’da bir kazaya uğradıklarını”, “2010’da bir tehlikenin kapıyı çaldığının farkına varamadıklarını” itiraf ediyorlar. Şimdi 16 Nisan’da oylanacak olan bu “suistimalci anayasa değişiklikleri”ni yapan aynı iktidarın, birkaç yıl sonra “Kandırılmışız”, “2017’de kazaya uğramışız”, “2017’de kapımızı çalan tehlikenin farkına varamamışız” demeyeceği ne malum?

Bunun garantisi yok. Kandırılmamanın tek yolu, art niyetle değil, “iyi niyetle” düzenleme yapmaktan; kişi veya grubun menfaati düşüncesiyle değil, “genel fayda” düşüncesiyle kural koymaktan geçer.

Art niyetle konulan bütün kurallar, genel faydaya değil, kim iktidarda ise onun faydasına işler. İktidarda olanlar değişince de bu kurallar yeni sahiplerine itaat etmeye başlar. Bu sefer de bu kuralların gadrine geçmişte bu kuralları koyanlar uğrar.

Tarihte kendi koyduğu kurallar ile tasfiye edilen çok iktidarlar olmuştur. Keza tarihte, muhalefette iken iktidarda kötü niyetle koyduğu kuralları eleştiren muhaliflerin, iktidara gelince bu kurallara sahip çıktıkları çokça görülmüştür.

Yarın iktidar değiştikten sonra, yeni Cumhurbaşkanı’nın HSYK’ya partizanca yeni üye atamayacağını kim garanti edebilir?

Yeni Cumhurbaşkanı olağanüstü hal ilan edip, anayasa değişikliği ile kendisine verilen “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” çıkarma yetkisine dayanarak 15 Temmuz 2016’dan sonra çıkarılan Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri’nin benzeri olan “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” çıkarabilir.

Yeni Cumhurbaşkanı, çıkaracağı bu Kararnameler ile şimdiki iktidarda olanların üzerine “karabasan” gibi çökebilir. “Ak Parti de böyle yapmıştı”yı kullanabilir.

Tarihte iktidardakilerin yaptığı en büyük hata, hep iktidarda kalacakları varsayımı ile düzenleme yapmaları olmuştur. Hiçbir siyasi iktidar sonsuza kadar iktidarda kalamaz. Zaten insan denilen varlığın ömrü, her canlı gibi sınırlıdır.

Başkanlık Sistemi Nedir ?

Başkanlık Sistemi, yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirinden “sert” bir şekilde ayrıldığı bir hükümet sistemidir. Bu sistemde, yürütme organı tek bir kişiden oluşur. Bu kişi de başkandır. Başkan belli bir süre için doğrudan doğruya halk tarafından seçilir ve süresi dolmadan da görevden alınamaz.

Yani başkan, yasama organı karşısında sorumsuzdur; yasama organı başkanı güvensizlik oyuyla görevden alamaz. Buna karşılık, yasama organı da başkan tarafından feshedilemez. 
Başkan, istediği zaman milletvekili seçimlerini yenileyemez. Yani başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları birbirlerinin hukuki varlığına son verememektedirler.

Başkanlık sisteminde aynı kişi, aynı anda hem yasama, hem de yürütme organında görev alamaz. Başkanlık sisteminin en bilinen örneği Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Millet olarak özlediğimiz cumhurbaşkanı ise “kökünü tarihimizin derinliklerinde bulan, kişilikli, yetkin, güçlü, sorumlu ama zorbalığı, diktatörlüğe, totalitarizme kapalı hakikat, adaleti fazilet esasına dayanan, doğruya, iyiye, güzele yönelik sistemi, kaba kuvvete, para ve hile gücüne değil halka dayanan sistemi başkanlık sistemini getirmek lazımdır. Başkanlık sistemi büyük medeniyet sistemimiz içinde yer alırsa diktaya dönüşmez.” Üstad Sezai Karakoç’un özlemini duyduğu başkanlık sisteminin diktaya dönüşmemesi ancak kuvvetler ayrılığının sert bir şekilde uygulanması ile yani yürütmenin, kanun yapma gücünün (TBMM) ve yargının birbirinden bağımsız olması ve aralarında denge denetim mekanizmalarının kurulması ile mümkün olabilir.

16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulacak olan Anayasa değişikliği tasarısı gerçek anlamda bir “Başkanlık Sistemi”ni mi öngörmektedir?

Prof. Dr. Burhan KUZU’nun da dediği gibi;“ABD modeli dışında başkanlık modeli yok dünyada aslında”. O halde, aşağıdaki mukayeseleri yapalım.

ABD’de başkan, yasama organı tarafından görevden alınamaz; Türkiye’de teklif edilen sistem de ise alınabilir.

Türkiye’de teklif edilen sistemde yasama organı, yani, TBMM kendi seçimlerini de yenilemek şartıyla cumhurbaşkanının seçimlerini yenileyebilir.

ABD’de ise böyle bir şey mümkün değildir. Başkan, yasama organına karşı değil, sadece halka sorumludur.

Türkiye’de teklif edilen sistemde ise, cumhurbaşkanı sadece halka karşı değil, aynı zamanda yasama organına karşıda sorumludur. Yasama organı, kendi seçimlerini de yenilemek kaydı ile beğenmediği cumhurbaşkanının görevine son vermek imkânına sahiptir.

Yürütme organının, yasama organına karşı sorumlu olduğu bir sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi ya bilgisizlik ya da bir art niyet eseridir.

ABD’de başkan, yasama organını feshedemez; Türkiye’de teklif edilen sistemde ise başkan, kendi seçimlerini de yenilemek kaydıyla, istediği her zaman yasama organının seçimlerini yenileyebilir yani onu feshedebilir.

Aynı şekilde, yürütme organının yasama organını feshedebildiği sistemin “başkanlık sistemi” olduğunun söylenmesi ya bilgisizlik ya da bir art niyet eseridir.

ABD’de, başkan yardımcısı da halk tarafından seçilir; Türkiye’de ise cumhurbaşkanı yardımcısı veya yardımcıları cumhurbaşkanı tarafından atanacaktır.

ABD’de bakanların atanması, Senato’nun onayına tabidir; Türkiye’de teklif edilen sistemde ise TBMM’nin herhangi bir onayı olmaksızın Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan atanacaktır. ABD’de başkanın, bakanı atama yetkisi senatonun yani yasama organının ikinci kanadının onayına tabidir. ABD’de başkan senatonun istemediği bir kişiyi bakan olarak atayamaz. Bakan olacak kişinin seçiminde başkanın senato ile uzlaşması gerekir. Türkiye’de teklif edilen sistemde ise, cumhurbaşkanının bakan atama yetkisi yasama organının yani TBMM’nin onayına tabi tutulmamıştır. Türkiye’de başkan istediği kişiyi bakan olarak atayabilecek, istediğini görevden alabilecektir. Bu konuda yasama organı ile uzlaşmak zorunda değildir.

ABD’de, başkanın yüksek hakim atama yetkisi, senatonun onayına tabidir; Türkiye’de ise değildir.

Türkiye’de cumhurbaşkanının sahip olduğu gerek HSYK’ya, gerekse Anayasa Mahkemesi’ne üye atama yetkisi, bir başka makamın onamasına tabii olmaksızın cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılacaktır.

Gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerekse HSYK’nın üye yapısı ve sayısı sürekli değişmektedir.

16 Nisan 2017’de oylanacak olan anayasa değişikliği ile HSYK’nın yapısı sil baştan değiştirilmektedir. Bu şekilde yapısı durmadan değişen bir HSYK’nın yönetiminde ve denetiminde olan yargı organının, Cumhurbaşkanı’nı denetleyebileceği sistemde bir denge, denetim ve kontrol rolü üstlenebileceğini söylemek çok zordur.

ABD’de hakimler, Başkan tarafından atansa ve Senato tarafından onaylansa da gerek Başkan, gerekse Senato karşısında tam anlamıyla bağımsızdırlar.

Türkiye için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Türkiye’de gelecekte bir hakim, bir “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”nin yürütülmesini durdurabilecek midir? Sanmıyorum.

Geçtiğimiz yıllarda yaşadıklarımız hatırlanırsa, eğer olurda Türkiye’de böyle bir hakim çıkarsa, bu hakimin kararının üst mahkeme tarafından bozulacağını, derhal başka bir yere sürüleceğini, meslekten ihraç edilebileceğini ve hatta tutuklanıp hapse atılabileceğini tahmin edebiliriz.

Yine geçtiğimiz yıllarda Haşim Kılıç’ın başkanlığındaki Anayasa Mahkemesi’nin özel okullar ve kapatılan dershaneler ile ilgili aldığı bir karar üzerine dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve başta Burhan Kuzu olmak üzere Ak Parti sözcülerinin Haşim Kılıç’ı yayılım ateşine tutup nasıl bir siyasi linç kampanyası başlattıkları hatırlardadır.

ABD’de başkanın pek çok kamu görevlisini atama yetkisi Senato’nun onayına tabidir; Türkiye’de ise değildir. Türkiye’de 16 Nisan’da oylanacak olan anayasa değişikliği kanunu, bütün üst kademe kamu yöneticilerini atama yetkisini, diğer bir makamın onayına tabi olmaksızın doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı’na vermektedir.

ABD başkanının yaptığı milletlerarası antlaşmaları onaylama yetkisi senatonun 2/3 çoğunluğuna aittir; Türkiye’de ise aynı şart yoktur.

Türkiye’de cumhurbaşkanının dış politikasının yasama organı tarafından frenlenme ve dengelenme ihtimali düşüktür.

ABD’de başkanın her halükarda kongrenin kabul edeceği bütçeye ihtiyacı vardır; Türkiye’de ise bütçenin kabul edilmemesi durumunda, başkan eski bütçeyi artırarak vergi toplamaya ve harcama yapmaya devam edebilecektir.

“Bütçe”, gelirleri toplamak ve harcama yapmak için yasama organının, yürütme organına verdiği bir yıl süreli izindir.

İster parlamenter sistem, ister başkanlık sistemi olsun, bütün demokrasilerde bütçe yetkisi yürütme organına değil, parlamentolara ait bir yetkidir.

Bu şu anlama gelir ki; yasama organı, yürütme organının iznini almadan vergileri toplayamaz ve harcamaları da yapamaz. Bütçe yetkisi öyle önemli bir yetkidir ki, bizzat parlamentoların varlık sebebini teşkil eder.

Parlamentoların ilk yetkisi kanun yapma yetkisi değil, bütçe yetkisidir.

Türkiye’de ise 16 Nisan’da halkoylamasına sunulacak olan anayasa değişikliği kanununun, Anayasa’nın 161’inci maddesini değiştiren 15’inci maddesinin 4’üncü fıkrasında şöyle bir hüküm vardır:

“Bütçe kanunun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununda çıkarılamaması durumunda yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre arttırılarak uygulanır”.

Türkiye’de TBMM, başkanın istediği bütçe kanununu kabul etmez ise, cumhurbaşkanının endişe duymasını gerektirecek bir durum yoktur. Yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar cumhurbaşkanı önceki yıl bütçesini yeniden değerleme oranına göre arttırarak vergileri toplamaya ve harcamaları yapmaya devam edebilecektir.

“Partili Cumhurbaşkanı” Açısından Karşılaştırma

ABD’de başkanın partisi ile ilişkileri gevşektir; bizde ise çok sıkı olma ihtimali vardır. Şayet 16 Nisan’da Anayasa değişiklik teklifi kabul edilirse hemen ertesi günlerde Sayın Cumhurbaşkanı partisine kaydını yaptıracak ve arkasından da Ak Partinin kurultayını toplayarak genel başkanlığa geçecektir.

Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan bu tarafa bir partinin genel başkanı aynı zamanda cumhurbaşkanı olacaktır.Ak Parti sözcülerinin “İsmet İnönü’de böyle yapmıştı” iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. İsmet Paşa’nın her siyasi lider gibi tenkit edilecek birçok hataları olabilir ama vatanseverliğinden, devlet adamlığından kimse şüphe etmemelidir. İkinci Cihan Harbinden sonra o dönemin iç ve dış siyasi şartlar sebebiyle artık tek partili hayata son vermek düşüncesi ile Demokrat Partinin kurulmasına izin verilmiş ve arkasından da İsmet İnönü 12 Temmuz 1947’de yayınladığı “12 Temmuz Beyannamesi”ni mutakiben CHP kurultayını toplayarak tüzükdeğişikliğine gidilip kendisi CHP genel başkanlığından ayrılmış, vilayetlerde ise valilerin aynı zamanda CHP İl Başkanı olma imkanına son verilmiştir.(Bu konuyu merak edenler Sayın Hüseyin Şeyhanlıoğlu, Sayın Cezmi Eraslan ve Sayın Fehmi Akın’ın 12 Temmuz Beyannamesi başlıklı makalelerini okuyabilirler.)

Yeni Anayasa değişikliği teklifiyle artık kuvvetler ayrılığı, sadece fiilen değil, resmen de kaldırılmaktadır. Söz konusu Anayasa Değişikliği Teklifinin ger¬çek anlamı budur: Fiilen kalkmış olan kuvvetler ayrılığını resmen de kaldırmaktır. Türkiye’de referanduma sunulan hükümet sisteminin başkanlık sistemiyle bir alakası yoktur. Referandumda oylanacak hükümet sisteminin başkanlık sistemi olduğu iddiası “muazzam bir yalan”dır! Teklif edilen sistem bir kuvvetler birliği sistemidir.

Peki, başkanlık sistemi tercihe şayan ve ideal bir sistem midir? Her siyasal kurumun olduğu gibi başkanlık sisteminin de diğer siyasal sistemlere nazaran güçlü ve zayıf yanlarının olması tabiidir. Bu güçlü ve zayıf yanlar kendi siyasal ve sosyal şartlarına (siyasi parti sistemi, siyasi kültür, sosyal bölünmüşlük vs.) bağlıdır. Bir ülkede başkanlık sisteminin güçlü yanları ortaya çıkarken, bir başka ülkede başkanlık sisteminin zayıf yanlarının ortaya çıkması mümkündür. Yani başkanlık sistemi bir ülkede başarılı olurken bir başka ülkede başarısız olabilir.

“Türkiye’nin başkanlık sistemine hazır olduğunu söyleyebilmemiz oldukça zordur. Mevcut anayasal düzenlemedeki cumhurbaşkanının seçim şekli ve yetkileri düşünüldüğünde sistemin klasik anlamdaki parlamentarizmden de oldukça uzaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz… Her yönetim tarzının bir felsefi altyapısı ve bütünlüğü sağlayan temel özellikleri vardır. Ülkede yaşanan anlık sorunlara çözüm adına, sistemin temel özelliklerini tahrip etmek siyasi tıkanıklıklara sebep olabilmektedir.” (Devam edeceğiz)

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here