Türkiye’de Anayasa Tartışmaları-6

0
70

Sonuç veya Neden Hayır Diyoruz?

“Son yıllarda bu ülkede yaşadığımız mesele, aslında sadece ‘Anayasa Hukuku’ veya ‘hukuk’ meselesi değil, aynı zamanda bir ‘vicdan’ ve ‘insanlık’ meselesidir. Öyle şeyler yaşıyoruz ki, insanın vicdanı sızlıyor. Vicdan sızlatan bir eylem veya işlemin hukuka veya anayasaya uygun olup olmadığını tartışmak meleklerin cinsiyetini tartışmak misali lüks bir tartışmadır. Türkiye’nin en büyük meselesi, ülkede anayasanın veya kanunların olup olmaması meselesi değil, ahlakın olup olmaması meselesidir. Türkiye’nin asıl meselesi, ülkede iyi anayasacıların veya hukukçuların olup olmadığı meselesi değil, yeterli sayıda vicdan sahibi insanın olup olmadığı meselesidir”. 
“Anayasalar devletlerin kuruluş ve işleyişini belirleyen temel kurallar bütünüdürler. Bu anlamda anayasal metinlerin sosyal değerlere uygun ve toplumun genel bilinç düzeyinin ürünü olması idealdir.” 
“ Bir toplumda Anayasal rejimlerin başarıya ulaşabilmesi için milli birlik, ortak amaçlar (milli gaye), yöneten ve yönetilenlerin kanuna saygısı ve vatandaşlık şuuru mevcudiyeti esastır.”
“Milli kimlikten yoksun, millete bağlılık, milli bütünlük ve bu bütünlüğün bireylerce inanç olarak benimsenmesi olmaksızın çağdaş bir anayasa ortaya konulamaz.” 
“Teklif edilen anayasa değişikliklerinin sosyal, kültürel ve tarihî karşılıkları bulunmuyorsa, değişikliğin ruhunu ve zihniyetini toplum benimseyip kabullenmiyorsa, kâğıt üzerine yazılanların uygulanma kabiliyeti sınırlı kalır. Sonuçta yeni anayasa beklentileri, istekleri sürüp gider”. 
Türkiye 135 (1876) yıldan beri değişik tarihlerde altı defa anayasa yapmıştır. Her defasında büyük ümitler bağlanan bu anayasa değişiklikleri esnasında ülkemiz büyük meselelerle karşı karşıya kalıp darboğazlardan geçiliyordu. 
Öteden beri Türkiye’de idari ve siyasi yapıdan kaynaklanan meselelerin “anayasa yaparak” veya “sistem değiştirerek” çözülebileceği yolunda güçlü bir gelenek oluşmuştur. 
Tarihi tecrübelerimiz, “anayasa ve sistem” değişikliklerinin idari ve siyasi yapıdan kaynaklanan meselelerin çözülmesinde sınırlı bir tesir icra ettiğini ortaya koymaktadır. Bir buçuk asırdır, siyasi tartışmalarımızın “Anayasa”, “sistem” değişimine odaklanması, “fetişleştirme”nin yanı sıra bunların “amaç” haline getirilmesine, “Anayasa” ve “sistem”in bir demokrasinin araçları olduğunun göz ardı edilmesine de sebep olmaktadır. 
“Öteden beri Türk aydınlarının en önemli zaaflarından birisi bazı kavramlarda sihirli kuvvetler vehmetmesidir. Bir mükemmel anayasa yapılırsa, Türkiye’nin batılı kalkınmış ülkelerin seviyesine çıkacağı zannedilir. Bu kendisine yabancılaşmanın sonucudur. Çünkü kendine yabancılaşma, Milli ölçüyü kaybetmek demektir. Milli ölçüyü kaybetmiş kimse dış politika hadiselerini kendi milletinin menfaatlerine uygun değerlendiremez.” 
Bu konuda Üstad Sezai Karakoç ise “Esas olanın muhteva olduğunu unutmamak şartıyla.” Uyarısını yaptıktan sonra rejim ve siyasal sistemin, toplumsal hayatın şekli olduğunu, “İşin sırrı biçimde değil. Asıl olan, özdür, cevherdir. Öz ve cevher de milletin kendi inancından, idealinden, medeniyetinden doğar.” Demekte ve ülkemizdeki medeniyet krizinin siyasal boyutuna ağırlıkla temas ederek ülkenin bunalımına şekilci yaklaşımlarla çözüm bulunamayacağını vurgulamaktadır. İlaveten “Başkanlık sistemini getirseniz de bulamazsınız. Siz sistemin rejimin esas olduğunu zannediyorsunuz. O geldi mi her şey çiçek böcek, güllük gülistanlık olacak zannediyorsunuz. Cumhuriyet’te de, Meşrutiyet’te de öyleydi. Şimdi de başkanlık gelirse daha iyi olacak deniyor. Bunlar biçimdir, bunlar isimlerdir, muhteva değildir. Muhtevası insanın kendi medeniyetidir. Kendi medeniyetini yükseltmedikçe, kap ne kadar güzel olursa olsun, içine koyduğunuz su kaliteli değilse olmaz. Siz suyun kalitesini yükselteceksiniz. Onun elbette kabı da kasesi de, bardağı da güzel olsun ama önce içindeki su…” 
Anayasa değişikliği keyfi ve diktacı bir yönetim kurulmasına yol açacak mahiyettedir. Türk toplumunun ulaşmış olduğu demokratik kültür seviyesi göz önünde tutulduğunda böyle bir anayasa ile Türkiye’yi uzun süre yönetmek mümkün değildir.
Görüldüğü gibi Anayasa Değişikliği Teklifi, kuvvet¬ler ayrılığı teorisinden uzaklaşmakta ve bir kuvvetler birliği sistemi kurmaya çalışmaktadır. Teklif edilen sistemde sadece yasama organı değil, yargı organı da Cumhurbaşkanı’nın kontrolü altına sokulmaktadır.

Geçmiş Tecrübelerin Akla Getirdiği Kaygılar:
Ülkeyi idare eden mevcut siyasi zihniyetin, 2013 senesinde değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen ilk 4 maddenin değiştirilmesi için TBMM’ye verdikleri değişiklik talebi unutulmamalı.
Daha birkaç yıl önce PKK ile müzakere sürecinde İmralı’da Öcalan ile ortak anayasa yazılması, Habur’dan gelen teröristler için seyyar mahkeme kurulması, çözüm sürecinde yaşananlar, Dolmabahçe mutabakatı, Diyarbakır Meydanı’nda Öcalan’ın mektubunun okunması, şehirlerimizin bomba yığınağına döndürülmesine göz yumulması vb gelişmeler kendilerine olan güveni sarsmıştır.
Bu siyasi zihniyetin günümüzde “üniter ve millî devleti kabul ediyor gibi görünmesi”, geçmiş sicillerinden dolayı güven vermemektedir. Nitekim daha birkaç gün önce cumhurbaşkanının başdanışmanları İlnur Çevik, Mehmet Uçum, Şükrü Karatepe’nin kamuoyumda infiale yol açan eyalet sistemi, devletin yeniden kurulması vb uçuk açıklamaları karşısında bu kişilerin “sahibi”nin bu kişileri istifaya davet etmek yerine gerekli yaptırımı uygulamayıp sanki haylaz bir çocuğu yaramazlıklarını mazur göstermek için “bakmayın onlara” diyerek konuyu geçiştirmesi ayrı bir ciddiyetsizlik ve samimiyetsizlik örneğidir. 
Şu ana kadar anayasa değişiklik teklifine kayıtsız şartsız destek açıklamaları yaparak MHP’yi Ak Parti’nin payandası durumuna düşüren –çok şükür ki ülkücü milliyetçiler bu duruma düşmemiştir- Sayın Dr.Devlet Bahçeli bütün bu olup bitenler karşısında nihayet “devletin üniter yapısı tartışma konusu yapılırsa bu anayasaya destek veren ülkücüler son iki günde tutumlarını değiştirebilirler” mealinde bir açıklamayla vaziyeti kurtarmaya çalışmaktadır.
Gündemdeki 18 maddelik değişiklik teklifi yerine, keşke önceki dönemde partilerin mutabakata vardıkları değişiklik teklifleri üzerinde çalışılsaydı, böyle bir teşebbüs belki de toplumun ayrışması yerine birlik ve beraberlik içinde kaynaşmasına vesile olacaktı.
“Referandumda oylanacak şey bir hükümet sistemi. Alparslan, Fatih, Atatürk ise, düşmanlarla savaşmış liderler. Referandum ise, bir savaş değil, referandumda karşı taraf da bir düşman değil; vatan evlatlarıdır”. 
Kanaatimizce, 16 Nisan’da oylanacak olan Anaysa değişikliğinin gerçek gayesinin başkanlık sistemi kurmak olmadığı; HSYK’yı tekrar tanzim etmek, 2002’den beri vazife yapan başbakan ve bakanları cezai sorumluluklarını sıfırlamak ve “partili cumhurbaşkanlığı”na bir an önce geçmektir.
Anayasa, devletin temel kuruluşunu ve vatandaşların devlet karşısındaki hak ve hürriyetlerini düzenleyen bir belgedir. Bu düzenleme iyi niyetle hulus ve saffet içinde devletin daha iyi işlemesi ve vatandaşların halk ve hürriyetlerinin daha iyi korunması amacıyla yapılmalıdır.[10]
Anayasaların varlık sebebi, devlet iktidarını sınırlandırmak ve devlet karşısında vatandaşların hak ve hürriyetlerini güvence altına almaktır. Bu amaçlarla değil de, tersine iktidarı güçlendirmek ve iktidardakilerin görev süresini uzatmak için yapılan her anayasa değişikliği bir “suiistimalci anayasa” değişikliğidir.
Anayasal düzenlemeler, çoğunlukla hukukun adalete bağlı kalmasını sağlayacak şartları meydana getirme amacını taşımaktadır. Bir başka ifadeyle anayasalar siyasi hayatın aktörleri değil, hakemleri olarak tarih sahnesine çıkmaktadırlar. Anayasacılığın anlamı ise, tarihi süreçte olduğu gibi, günümüzde de üstün hukuk ölçüleriyle temel hak ve hürriyetleri garanti etmek ve keyfi iktidarı sınırlamak olarak anlaşılmaktadır. Sosyal hayatın işleyişi ve şekillenmesinde önemli işlevlere sahip olan anayasaların kimler tarafından ve nasıl yapıldıkları konusu büyük önem taşımaktadır. Anayasanın yapımına ilişkin tercih edilen usul, çoğu kez onun muhtevasının nasıl olacağına dair ciddi ipuçları da verecektir. Anayasa yapımında hiçbir kısıtlama ve baskı altında olmaksızın, toplumun bütün kesimlerinin görüşlerini serbestçe açıklayabilmesi önemlidir. 
Halbuki daha tasarının TBMM’deki müzakere müzakerelerinden bugüne kadar gerek milletvekillerine, devlet memurlarına, çalışma hayatının her kesimine,iş dünyasına akıl almaz baskılar uygulanmaktadır. “Hayır” diyebilecek kesimler ötekileştirilerek terör örgütleri ile irtibatlandırılarak “şeref ve haysiyet cellatlığı” yapılmaktadır. 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında: “…sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü haber ve düşünceler değil devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden, kırıcı, çarpıcı haber ve düşüncelerde serbestçe ifade edilebilmelidir.” denilmektedir. Ayrıca büyük hukuk alimi merhum Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL “en tehlikeli fikir eleştirilemeyen fikirdir.” Diyerek aynı konunun ehemmiyetini vurgulamaktadır.
İyi niyetle değil, art niyetle yapılan bir düzenleme kalıcı olamaz. Anayasa denilen belge, devleti ele geçirmek için değil, devleti sınırlandırmak için vardır.Devleti ele geçirmek için yapılan bir düzenleme, Anayasacılık düzenlemesiyle bağdaşmaz. Böyle düzenlemeler uzun vadede aslında bu düzenlemeleri yapanlara da zarar verir.
Bugün siyasi iktidarın kendisine daha fazla güç vermek için koyduğu kurallar, yarın iktidar değişince, bugünün muhaliflerine daha fazla güç verir hale gelir. Anayasa kuralları “nalıncı keseri” değildir. İki tarafı keskin kılıç gibidir. Art niyetle yapılan düzenlemeler, devir değişince bizzat onu yapana karşı döner.
Hukukun üstünlüğünü esas almayan bir anayasa değişikliği teklifi ile karşı karşıyayız. “Hukukun kişilere hukuki güvenlik sağlayamadığı toplumlarda sosyal, ekonomik ve kültürel gelişme olamaz. Çünkü bu toplumlar da itibar ve servet, hukuki güvenlik olmadığı için çalışmaya değil, devleti ele geçirmeye bağlı olarak paylaşılır. …İtibar ve servetin yolu çalışmaktan değil, devlete sahip olmaktan geçiyorsa, insanlar mesaisini sosyal, ekonomik, bilimsel, kültürel,edebi ve sanatsal değerler üretmek için değil, devleti ele geçirmek için veya devleti ele geçirenlere yakın olmak için harcarlar. Böyle toplumlarda en çok üretim yapmış iş adamı değil, iktidara en yakın olan iş adamı en çok parayı kazanır. Bu toplumlarda bilime en çok katkı yapmış bilim adamı değil, iktidara en yakın olan bilim adamı itibar görür. Bu toplumlarda bir üniversitede en liyakatli profesör değil, iktidara en yakın olan profesör rektör olur. İnsanların emeğini ve zamanını, ekonomik, bilimsel, kültürel, edebi ve sanatsal değerler üretmek için değil, iktidara yakın olmak için harcadığı toplumun kaderi, kaçınılmaz olarak yerinde saymaktır. 
Millet ve devlet hayatında böylesine sakat bir zihniyeti hâkim kılmak isteyen, “kuş” mu “deve” mi olduğu belli olmayan bir anayasa değişikliğine tabiî ki “HAYIR” diyeceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, gelecek nesillere gönül rahatlığıyla emanet edebileceğimiz, onların mutluluk ve refahını amaçlayan bir anayasaya sahip olmak en büyük dileğimizdir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here