TUZAĞA DÜŞMEYECEĞİZ

0
75

Yedi sene geriye gidelim. 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği esnasında o zaman da iktidarda olan Ak Parti cenahının en önemli gerekçeleri 12 Eylül 1980 darbe anayasasını ortadan kaldıracaklarını, sivilleşmenin önünü açacaklarını milli iradenin daha iyi tecelli etmesini sağlayacaklarını ve özellikle de ülkücü milliyetçilerin oylarını alabilmek için 12 Eylül 1980 darbesi ile hesaplaşacaklarını ifade ediyorlar, devrin başbakanı ülkücülere yönelttiği “kandan beslenenler, Fatiha’yı bilmezler, milliyetçiliği ayakları altına almış bir iktidarız” sözlerini sarfetmemiş gibi bir de 12 Eylül sonrası idam edilen merhum Mustafa Pehlivanoğlu’nun ailesine yazdığı mektubu meclis kürsüsünden göz yaşları ile okuyarak duygu sömürüsü yapıyordu. 
O tarihlerden can ciğer kuzu sarması oldukları Fetullah Gülen Cemaati ile, devletin bütün kurumlarının parsellenmesine göz yummuşlardı. 
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne psikolojik harp teknikleri uygulayıp -ABD’nin 1 Mart 2003’de TBMM’de reddedilen teskerenin intikamını alırcasına- birkaç tane maceracı, emekli generalin akim kalan teşebbüslerini bahane ederek, anlı şanlı kahraman subaylarımıza hatta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genel Kurmay başkanına hayasızca “terör örgütü elebaşısı” suçlamaları yöneltilip tutuklandıklarında, kapalı kapılar arkasında zevkten dört köşe olup oylarının ne kadar artacağının hesabını yaptıkları unutulmadı.
Sonradan anlaşıldı ki bütün dert dava 12 Eylül ile hesaplaşma vs değil HSYK’nın ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim usullerini değiştirerek buralarda “paralel yapıya mensup yargıçların” hakim olmalarını sağlamakmış. 2010’da bu tuzağı fark eden MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli yerinde bir kararla “Hayır Cephesi” nde yer almıştı. Hatta “mezardaki ölülerinize de oy kullandırın” çağrısı yapan Fetullah Gülen’e: “Bu çağrıyı yapacağına Türkiye’ye gel kendin oy kullan” diye seslenmişti. Şimdi ki bu 180 derece tavır değişikliğinin sebebi nedir? Aslında bendeniz biliyorum ama isterseniz siz kendilerine sorunuz. 
Ama şundan emin olun ki 2010’da kurulan tuzağın aynısı ile 16 Nisan 2017’de de karşı karşıyayız. 
Daha sonra kirli ittifaklar bozulup 17-25 Aralık örtülü darbe teşebbüsü –bu aynı zamanda tarihimizin en büyük yolsuzluk operasyonlarından da biridir- karşılıklı olarak kirli çamaşırlar ortaya saçıldıktan sonra, bugünkü siyasi iktidar en yetkili ağızlarından, “2010’da kandırıldıklarını”, “2010’da bir kazaya uğradıklarını”, “2010’da bir tehlikenin kapıyı çaldığının farkına varamadıklarını” itiraf ediyorlardı. 
Şimdi 16 Nisan’da oylanacak olan bu “suistimalci anayasa değişiklikleri”ni yapan aynı iktidarın, birkaç yıl sonra “Kandırılmışız”, “2017’de kazaya uğramışız” “2017’de kapımızı çalan tehlikenin farkına varamamışız” demeyeceği ne malum? Bunun garantisi yok. Kandırılmamanın tek yolu, art niyetle değil, “iyi niyetle” düzenleme yapmaktan; kişi veya grubun menfaati düşüncesiyle değil, “genel fayda” düşüncesiyle kural koymaktan geçer. 
Art niyetle konulan bütün kurallar, genel faydaya değil, kim iktidarda ise, onun faydasına işler. İktidarda olanlar değişince de bu kurallar yeni sahiplerine itaat etmeye başlar. Bu sefer de bu kuralların gadrine geçmişte bu kuralları koyanlar uğrar.
Tarihte kendi koyduğu kurallar ile tasfiye edilen çok iktidarlar olmuştur. Keza tarihte, muhalefette iken iktidarda kötü niyetle koyduğu kuralları eleştiren muhaliflerin, iktidara gelince bu kurallara sahip çıktıkları çokça görülmüştür.
Yarın iktidar değiştikten sonra, yeni Cumhurbaşkanı’nın HSKY’ya partizanca yeni üye atamayacağını kim garanti edebilir?
Yeni Cumhurbaşkanı olağanüstü hal ilan edip, anayasa değişikliği ile kendisine verilen “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” çıkarma yetkisine dayanarak 15 Temmuz 2016’dan sonra çıkarılan Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri’nin benzeri olan “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” çıkarabilir.
Yeni Cumhurbaşkanı, çıkaracağı bu Kararnameler ile şimdiki iktidarda olanların üzerine “karabasan” gibi çökebilir. “Ak Parti de böyle yapmıştı”yı kullanabilir. 
Tarihte iktidardakilerin yaptığı en büyük hata, hep iktidarda kalacakları varsayımı ile düzenleme yapmaları olmuştur. Hiçbir siyasi iktidar sonsuza kadar iktidarda kalamaz. Zaten insan denilen varlığın ömrü, her canlı gibi sınırlıdır.

16 Nisan’da bu tuzağa düşmeyeceğiz ve cevabımız “HAYIR” olacaktır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here